TÜRKİYE ne çektiyse sahte Atatürkçülerden, sahte Cumhuriyetçilerden, sahte Milliyetçilerden, sahte İslâmcılardan çekti.
Rahmetli Muhsin Yazıcoğlu’nun bu cümlesine katılanları, katılmayanları görelim.
"Değer istismarcılarını" çok iyi bilen bir gazeteci olarak yüzde yüz katılıyorum Rahmetli Muhsin Başkan’ın tespitine.
Bu ülkenin en büyük derdi, “kıymet” sömürüsü.
Manevi hassasiyet sömürüsü.
Kişi, ideoloji sömürüsü.
Kutsallaştırılan kişiler üzerinden büyük sömürü çarkları kuruldu..
Manevi hassasiyetler üzerinden büyük sömürü çarkları kuruldu.
“Değer sömürüsü, değer istismarı” üzerinden iş görenler, işlerini görenler, işlerini çok iyi bilenler çatışıyor gibi görünseler de aynı düzenden beslendikleri için çok iyi anlaştılar aslında.
Anlaştılar ve anlaşmaya da devam ediyorlar!
Kavgaları kayıkçı kavgası, “değer sömürüsü” ortak paydaları.
Paranın dini, imanı yok…
Kapitalizmin dini de imanı da para!
Biz zamanında, 28 Şubat mağduru diye ne iş gruplarına, ne holdinglere destek verdik.
Onlardan alış veriş yapmaya teşvik ettik okuyucularımızı.
Kendimiz de sözüm ona “İslami tavır” olarak “başkalarının ürünlerini” elimizin tersiyle iterken, “bizden” dediklerimizin ürünlerine para verdik.
Bunu da “ibadet” belledik.
Vallahi de Billahi de tek kuruşluk menfaatimiz olmadı bu işlerden. Kendimizce “zulme” karşı çıktık. Kendimizce “tavır” koyduk.
Sonra ne oldu?
Hiç!
Dedik ya…
Kapitalizmin dini de imanı da para!..
Mağduriyetler üzerinden ne büyük servetler elde edildi ve o servetlerin daha da büyütülmesi için…
Küreselleşmenin, kapitalizmin gereği olarak “bünye” unutuldu.
Yani...Biz bu ortamlarda... Çok fena istismara uğradık hep birlikte... İdeolojiler üzerinden çok fena istismar edildik...Satışa geldik ey halkım!
***
Bizler…
Hep…
Aman, birilerine malzeme vermiş olmayalım…
“Aman, 28 Şubat zihniyeti bundan istifade etmesin!” diye sustuk.
Ya da kuş diliyle konuştuk.
Bizim bu hassasiyetimiz “sömürüyü alışkanlık, yaşam tarzı haline getirmiş” çevreler tarafından kullanıldı.
Bu her yerde oldu aslında.
Atatürk sömürüsüne karşı çıkan “Atatürkçü yazarlar” da başka türlü baskı altına alındı.
Onlara da…
“Ben bunları yazdıkça İslamcılar seviniyor!” yollu söylemlerle baskı uygulayanlar oldu.
Psikolojik baskı.
Her türlü baskı.
Olmadı, bu Atatürkçüleri “patronlarına” şikâyet ettiler; bir nevi “İşten attırma tehdidi!”
Patronlara, “Ya bunu susturursun ya da işinden olursun!” baskısı..
Bu her zaman böyle…
Kapitalistler, ister Muhafaza-KÂR kimlikle ortaya çıksınlar ister Kemalist kimlikle…
Yeşili çok seviyorlar, “Benjamin Franklin Yeşilini” tabii!
Zamanında “yeşil sermaye de yeşil sermaye” diye ortalığı ayağa kaldıranlar da, onların hedef aldığı yeşil sermaye de bir noktada buluştu nitekim.
Bir yeşilde, Benjamin Franklin yeşilinde!
***
Bunları biliyoruz da, bundan sonra ne yapacağız?
Sömürü çarklarıyla nasıl mücadele edeceğiz?
Bunun bir yolu var…
Kendilerini Samimi Müslüman, Samimi Atatürkçü, Samimi Milliyetçi, Samimi Ulusalcı vs. olarak nitelendirenler öncelikle “kendilerine yakın görülen” kesimlerdeki sıkıntıların üzerine gidecekler.
Herkes kendi mahallesini temizlemenin mücadelesini verecek öncelikle!
Yoksa…
Bu sömürü çarkı böyle devam eder gider!