Kastamonu-Karabük tarafları bir aydır yangınlarla uğraşıyor.
“Yeşil Vatan” yanıyor buralarda.
Şimdilerde yangınlar kontrol altında ama yürekler hep ağızlarda.
Korkuyoruz!
Şer gibi görünendeki hayır; yangınlar üst üste gelince ve felâketin büyüklüğü karşısında insan gücü acze düşünce “duaya” ağırlık verenlerin sayısı arttı.
Aylardır devam eden yağmursuzluk da sıkıntıların üstüne bindi buralarda… Şimdilerde –hemen- herkesin dilinde “Allah bizi kuraklıktan ve yangınlardan muhafaza buyursun!” duası.
Bizim ilçenin sınırları içinde yer aldığı Kastamonu “Evliyalar Diyarı” olarak bilinir.
Birçok Allah dostu bu topraklarda yaşamış, ilim-irfan müesseseleri kurmuştur.
Kastamonu’ya gelenler, o mübareklerin kabirlerini ziyaret eder, kalplerindeki kirlerden arınmaya çalışırlar.
Ne yazık ki bu güzelim şehrimizde de “Manevi Vatan” erozyonu var, bunu net bir şekilde görebiliyorsunuz.
Ben annesiz babasız büyümüş bir genç olarak, buraları 20’li yaşlarda tanıdım, buralı olduğumu çok sonradan öğrendim.
O günlerden bu yana da buralara gelmeye, manevi zenginliklerini tanımaya çalışırım.
Elde kalanlara şükreder, kaybettiklerimize yanarım.
Aslında her yerde var bu; memleketimizin manevi, tarihi, tabii zenginlikleri eriyip gidiyor, kayıp gidiyor…
Tam mânâsıyla “Maneviyat Erozyonu.”
“MANEVİ VATAN” yangını.
Mavi Vatan, Gök vatan, Yeşil Vatan…
Bu kavramları bol bol kullanıyoruz ama MANEVİ VATAN elden gittiğinde, bunların ve diğer zenginliklerin de yok olacağını pek de düşünmüyoruz.
Günlerimiz politik tartışmalar, para-pul işleri, gıybet-dedikodu…
Böyle geçip gidiyor.
Sosyal medyada vakit geçirme konusunda önde gelen ülkeler arasında yer alıyoruz malûm.
Birbirimizi ziyaret etmek, güzel sohbet halkaları kurmak yerine buralarda didişmeyi, eğleşmeyi tercih ediyoruz.
Gittikçe asosyalleşiyoruz!
Politikacılar, günlük kavgalarının içine çekiyor bizi.
Birbirimizi kırıp döküyoruz.
Sonra bir de bakıyoruz ki kendileri için birbirlerimizi yediğimiz politikacılar, pekala anlaşmışlar.
Bizi kırgınlıklarımızla baş başa bırakmışlar.
Üzerimizde bin türlü yük var; kimi geçim sıkıntısından dert yanıyor kiminin de derdi servetine servet katmak.
Gelir adaletsizliği derinleştikçe, kesimler arasındaki mesafeler de artıyor.
Farklı konumlardaki insanlar, sosyal medyada birbirlerini parçalıyor.
Bazı televizyon kanalları düşman ordusundan bin kat zararlı; şiddeti, israfı, sapkın ilişkileri teşvik ediyor, propagandasını yapıyor.
Aileden doğru dürüst “terbiye” alamıyoruz, insanımız pek okumuyor, pek tefekkür etmiyor.
Çocuklarımıza örnek olmanın gayreti içinde değiliz.
Çoğumuz, elde dudakta sigara, evlâda sigaradan uzak durmayı tavsiye eden ebeveynler gibiyiz.
Karı-Koca birbirinin hukukuna saldırıp duruyor, hakaret ediyor, küçümsüyor…
Bu modellemeyle yetişen çocuklar da büyüdüklerinde karılarına, kocalarına aynı tarifeyi uyguluyor.
Dilimizi doğru dürüst kullanamıyoruz, lâfımızın nereye gideceğini, kalplerde nasıl yaralar açacağını hesap etmiyoruz.
Öylesine konuşuyoruz.
“Bıktım senden, boşansak da kurtulsam!” yollu cümleleri o kadar sık kullanıyoruz ki…
Her kullanımda, binanın kolonlarına darbe indirdiğimizin farkına varmıyoruz.
Başkalarını yargılama, suçlama, ayıplama, eksik arayıp bulma alanlarında çok gayretliyiz…
Örten değil, ortaya seren olmayı marifet belliyoruz.
Kalabalıklar içindeki yalnızlarız biz.
Yalnız yaşayanlarımızın sayısı 5 milyonu aşmış resmi rakamlara göre, bir milyon, iki milyon, üç milyon, dört milyon…
Milyon milyon artıyor yalnızlarımız.
Kimileri yalnızlığı tercih ediyor, kimileri ise yalnızlığa terk ediliyor.
Yaşlanmış anne, babalar birer yük çoğumuz için.
Belki de onlardan bazıları çocuklarını “kreşlere” atmışlardı, yaşadıkları bunun neticesi.
Ektiğini biçmek dedikleri.
Ne olursa olsun, anneyi babayı terk etmek yok inancımızda ama bunu yapıyoruz.
Çocuklarımız da orada burada büyüyor; sevgi eksikliği, şefkat eksikliği kapanmaz yaralar…
Milyon bebek bakıcısı, annenin-babanın evlâda verdiği şefkatin milyonda birini verebilir mi?
Her yanımız üniversite oldu, kapıları ardına kadar açık yüksek liseler!
“Diplomalı mesleksiz” yetiştiriyor çoğu.
Oralardan mezun olanların çoğu tek çıkar yol olarak “Devlete kapak atmayı” görüyor.
Bunun için de “Devlete kapak atma sınavı”nı kazanmayı ve kendilerine devlete kapak attıracak kuvvetteki torpiller bulmayı!
Liyakat değil esas olan, ilişkiler ağı.
Dünyevi menfaatler açısından faydalı görülen ilişkiler ağında yer bulanlar, bir şekilde yırtıyor…
Yırtıyor ama bu süreçte iyice de yırtılıyor!
Bu işler bundan 40 sene evvel böyleydi, bugün de böyle.
Vakit geçtikçe hastalıklar kronikleşiyor.
Tedavi edilmeleri iyice zorlaşıyor.
*
MANEVİ VATAN, kırk dört koldan saldırı altında.
Bizler de her şeyi Devletimizden bekler pozisyonda…
Birileri bizi kurtaracak, bize hep kurtarıcılar lâzım!
Ulu önderler lâzım!
İşlemeye ısrarla devam ettiğimiz
günahlarımızı da yüklenecek sorumlular lâzım!
Yok, hayır.
Biz bir yerlerden başlayabiliriz.
*
Kendimizden başlamaya ne dersiniz?
Bendeniz sık sık mezarlıklara ve hastanelere giderek…
Ziyaretlerde bulunarak yumuşatmaya çalışıyorum kalbimi.
Arıyorum.
Bulabilmek nasip meselesi.
Bize düşen aramak.
Doğruyu, güzeli…
MANEVİ VATAN’ımızın, çoğunu yitirmeye başladığımız zenginliklerini...