Tarık Sezai KARATEPE
Köşe Yazarı
Tarık Sezai KARATEPE
 

Ardahan, bir şehirden daha fazlası... 1993...

  1993... Sarıkamış, heybetiyle misafirlerini karşılıyor,  Anadolu’nun tapusu bende! ültimatomunu yüreklere kazıyordu. İttihat Terakki'nin gaflet, dalalet ve ihanet odağında yüz sekiz bin şehidi bağrında saklayan kent, onurlu haykırışıyla yeri göğü inletiyor; Kafkasya"nın Şâmilleri, görevlerini yapmanın haklı gururunu iliklerine kadar hissediyor, yüreğinde şühedanın akislerini bırakarak gözden kayboluyordu. “Atıldık, kurşun gibi şehrin alanlarına;  bir Ebubekir gibi, bir Ömer, Hamza gibi!”  Yüzyıllardır muhanete geçit vermeyen yeryüzünün en zorlu coğrafyasında; Grozni, Dağıstan üçgeninde bir kaleydi Ardahan İçi  içine sığmamış, destankenti dünya gözüyle görmek için sabırsızlanmıştı. Yenimahalle"den şehir, yorgun bedeniyle bir kutlu sırrı paylaşıyordu;   ilk işi Halilefendi"ye gitmek oldu; serhat şehir, Kura Nehri"ne komşu kalesiyle, ne badireler atlatmıştı. Haçlı"nın,  Yanık Cami"ye doldurup Uhdud Ashabı'na yapılanı reva gördüğü üç yüz seksen beden, ebedi saadete uçuyordu. “Cennette bugün, gülleri açmış görürüz de; hala o kızıl hatıra, titrer gözümüzde!” Bir ömür boyunduruk altında yaşamaktansa, şerefiyle Rahman"akavuşmayı yeğliyor; izzeti, zillete tercih ediyorlardı. “Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum; kesilir belki, ama çekmeye gelmez boynum”  Otuz Eylül Doksan Üç.. İlk ders…. İlk heyecan... Gücünü ve nefesini kontrol ederek söze girdi: “Arkadaşlar, edebiyat dersinde birlikteyiz… Edebiyat; edebkökünden gelir; söz sultanları bunu: Eline, diline, beline, zarif anlatımıyla sembolleştirmişler…  Edebiyat, Arapça bir kelime; ama Türkçeleşmiş, Türkçedir!kaidesiyle kitap, defter, kalem gibi bizimdi artık. Ticaret"in Rizeli müdürü bir teneffüs sonra çağırdı: “Hocam, söylediklerin doğru; ama alışık değiller, biraz daha vakit var.” Sizin ne anlattığınız değil, nasıl algılandığıydı eğitim! Birkaç ay sonra mahcup bir eda ile: “Hocam, senden çok utanıyorum, ilk gün şikayet edenlerden biri bendim, oyuna geldim.” “Olur böyle şeyler, canın sağ olsun!” MGV’nin ilk başkanı idi. Yüzlerce fedakar genç, etrafında küme oluyor; beyin fırtınasında sakin limanlara yelken açıyor, bir ömür sürecek dostluğun temellerini atıyorlardı.  Otuz bir aralık akşamının ayrı bir önemi vardı; alternatifsiz olmazdı; Seküler modaya inat, Mekke’nin Fethinin Yıldönümünükutluyorlar; şehrin tarihinde ilk kez, Halk Eğitim"i hınca hınç dolduruyorlardı. MGV yönetiminin cefakar beşlisi Aziz, Hayrettin, Yılmaz, Zafer, Nusret  hocaların her biri, şehrin kültür hayatında katma değerdi. Recep bakkal ise misafir gençler için adeta can atacaktı. Yıllar sonra Zafer Hocayı Kızılay"da görmüş, bir süre sonra da acı haberini almıştı; Şehir; Terekeme, Azeri, Kürt.. yapısıyla “Bir tarağın dişleri gibi eşit” bireyleri barındırıyor; “Bizi kimse bölemez; bir vücudun organları gibiyiz; et, tırnaktan ayrılır mı?” şuurunu vahiyle temellendiriyor; acıda ve kıvançta bütünleşiyor, düşman çatlatıyordu. Dünyada kişi başına en fazla şehit vermiş kent, bununla kalmayıp, Çanakkale’ye, Galiçya’ya, Yemen’e, Tuna boylarına, Silistre’ye,  Fizan’a... yola çıkan yiğitlerini Allah’a ısmarlıyor, giden gelmiyordu, “acep ne iş"ti! Şehrin buz kesen akşamlarında, anadan babadan ayrı ev tutan, bir hedef uğruna defter, kalem taşıyan kahramanların kapısını ansızın çalar, tezek yığılmış dehlizden geçer, naylon çekilmiş pencereden sızan kırk derece soğuğu içine çeker, isli demlikte çayını yudumlarken bir kuru ekmeği onlarla bölüşürdü; nice hayat hikayelerini bir solukta dinler, Ben doktor, mühendis, öğretmen olacağım, diyen cefakar bedenlerin gözlerindeki ışığı yakalar, enerjinin sinerjiye dönüştüğünü görür, hayranlık dolu bakışlarını onlardan ayıramazdı. “Gitme ey  yolcu, beraber oturup ağlaşalım; elemim bir yüreğin kar"ı değil, paylaşalım!”  Pazartesi, iki saatlik köy yolundan karlara bata çıka gelenler, ilk dersi, kalorifer başında parmaklarının çözülmesini bekleyerek geçirirlerdi. Hedefe kilitlenmek, başarmanın yarısıydı. Gurbeti doya doya yaşamak, yüreklerdeki sınırı kaldırmakla; sevgiye kanat açmak, benliğinden geçmekle mümkün! Anadolu, bağrında daima bir umut besler; Suya değil, taşa yazarak; zincirleri kırarak, Yesevi’nin Buhara’danbaşlattığı özgürlük yürüyüşü, kıtalar aşmaya devam edecekti.  
Ekleme Tarihi: 03 Kasım 2026 -Salı

Ardahan, bir şehirden daha fazlası... 1993...

 

1993...

Sarıkamış, heybetiyle misafirlerini karşılıyor, 

Anadolu’nun tapusu bende! ültimatomunu yüreklere kazıyordu.

İttihat Terakki'nin gaflet, dalalet ve ihanet odağında yüz sekiz bin şehidi bağrında saklayan kent, onurlu haykırışıyla yeri göğü inletiyor;

Kafkasya"nın Şâmilleri, görevlerini yapmanın haklı gururunu iliklerine kadar hissediyor,

yüreğinde şühedanın akislerini bırakarak gözden kayboluyordu.

“Atıldık, kurşun gibi şehrin alanlarına;  bir Ebubekir gibi, bir Ömer, Hamza gibi!”

 Yüzyıllardır muhanete geçit vermeyen yeryüzünün en zorlu coğrafyasında;

Grozni, Dağıstan üçgeninde bir kaleydi Ardahan

İçi  içine sığmamış, destankenti dünya gözüyle görmek için sabırsızlanmıştı.

Yenimahalle"den şehir, yorgun bedeniyle bir kutlu sırrı paylaşıyordu;

 

ilk işi Halilefendi"ye gitmek oldu;

serhat şehir, Kura Nehri"ne komşu kalesiyle, ne badireler atlatmıştı.

Haçlı"nın,  Yanık Cami"ye doldurup Uhdud Ashabı'na yapılanı reva gördüğü üç yüz seksen beden, ebedi saadete uçuyordu.

“Cennette bugün, gülleri açmış görürüz de; hala o kızıl hatıra, titrer gözümüzde!”

Bir ömür boyunduruk altında yaşamaktansa, şerefiyle Rahman"akavuşmayı yeğliyor; izzeti, zillete tercih ediyorlardı.

“Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum; kesilir belki, ama çekmeye gelmez boynum”

 Otuz Eylül Doksan Üç.. İlk ders…. İlk heyecan... Gücünü ve nefesini kontrol ederek söze girdi:

“Arkadaşlar, edebiyat dersinde birlikteyiz… Edebiyat; edebkökünden gelir; söz sultanları bunu:

Eline, diline, beline, zarif anlatımıyla sembolleştirmişler… 

Edebiyat, Arapça bir kelime; ama Türkçeleşmiş, Türkçedir!kaidesiyle kitap, defter, kalem gibi bizimdi artık.

Ticaret"in Rizeli müdürü bir teneffüs sonra çağırdı:

“Hocam, söylediklerin doğru; ama alışık değiller, biraz daha vakit var.”

Sizin ne anlattığınız değil, nasıl algılandığıydı eğitim!

Birkaç ay sonra mahcup bir eda ile:

“Hocam, senden çok utanıyorum, ilk gün şikayet edenlerden biri bendim, oyuna geldim.”

“Olur böyle şeyler, canın sağ olsun!”

MGV’nin ilk başkanı idi.

Yüzlerce fedakar genç, etrafında küme oluyor;

beyin fırtınasında sakin limanlara yelken açıyor, bir ömür sürecek dostluğun temellerini atıyorlardı.

 Otuz bir aralık akşamının ayrı bir önemi vardı; alternatifsiz olmazdı;

Seküler modaya inat, Mekke’nin Fethinin Yıldönümünükutluyorlar;

şehrin tarihinde ilk kez, Halk Eğitim"i hınca hınç dolduruyorlardı.

MGV yönetiminin cefakar beşlisi Aziz, Hayrettin, Yılmaz, Zafer, Nusret  hocaların her biri, şehrin kültür hayatında katma değerdi.

Recep bakkal ise misafir gençler için adeta can atacaktı.

Yıllar sonra Zafer Hocayı Kızılay"da görmüş, bir süre sonra da acı haberini almıştı;

Şehir; Terekeme, Azeri, Kürt.. yapısıyla “Bir tarağın dişleri gibi eşit” bireyleri barındırıyor;

“Bizi kimse bölemez; bir vücudun organları gibiyiz; et, tırnaktan ayrılır mı?” şuurunu vahiyle temellendiriyor;

acıda ve kıvançta bütünleşiyor, düşman çatlatıyordu.

Dünyada kişi başına en fazla şehit vermiş kent, bununla kalmayıp,

Çanakkale’ye, Galiçya’ya, Yemen’e, Tuna boylarına, Silistre’ye,  Fizan’a...

yola çıkan yiğitlerini Allah’a ısmarlıyor, giden gelmiyordu, “acep ne iş"ti!

Şehrin buz kesen akşamlarında, anadan babadan ayrı ev tutan,

bir hedef uğruna defter, kalem taşıyan kahramanların kapısını ansızın çalar,

tezek yığılmış dehlizden geçer, naylon çekilmiş pencereden sızan kırk derece soğuğu içine çeker,

isli demlikte çayını yudumlarken bir kuru ekmeği onlarla bölüşürdü;

nice hayat hikayelerini bir solukta dinler,

Ben doktor, mühendis, öğretmen olacağım, diyen cefakar bedenlerin gözlerindeki ışığı yakalar,

enerjinin sinerjiye dönüştüğünü görür, hayranlık dolu bakışlarını onlardan ayıramazdı.

“Gitme ey  yolcu, beraber oturup ağlaşalım; elemim bir yüreğin kar"ı değil, paylaşalım!”

 Pazartesi, iki saatlik köy yolundan karlara bata çıka gelenler, ilk dersi,

kalorifer başında parmaklarının çözülmesini bekleyerek geçirirlerdi.

Hedefe kilitlenmek, başarmanın yarısıydı.

Gurbeti doya doya yaşamak, yüreklerdeki sınırı kaldırmakla;

sevgiye kanat açmak, benliğinden geçmekle mümkün!

Anadolu, bağrında daima bir umut besler;

Suya değil, taşa yazarak; zincirleri kırarak, Yesevi’nin Buhara’danbaşlattığı özgürlük yürüyüşü, kıtalar aşmaya devam edecekti.

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve 24saathaber.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
timbir - birlik haber ajansi