“Bir Hak Düşmanı” sadece tiyatro değil, manifestoydu da.
Karşılığını bulmuştu; vefakar beşli, cefakar beşliydi artık; Hüseyin, Sefai; Recep, Cengiz ve Fikret hocalar, Medrese-i Yusufiye’de daha da bilenmişler; imtihanı, eğilmeden vermişlerdi.
Tenekeciler, başkenti boşaltmışlar; durumdan vazife çıkarmanın şuuruyla(!) ait oldukları yere dönmüşlerdi.
Yüzde yüzlü işçi memur zamlarına “Hoca nereden bulup da verecek?” diye burun kıvıran şehir magandaları, yüzde üçü altıya çıkarmak için çalmadık kapı bırakmamışlardı.
Bıldırcın etini ve kudret helvasını beğenmeyip, “yerin bitirdiği soğan, sarmısağa” talip olan vefasızdılar adeta.
Osmanlı’nın yıkılışıyla bozulan denge yeniden kurulacakken; bir kamyon, bir taksiye çarpacak; faturası halka kesilecek; bir mıhın nalı, nalın atı, atın komutanı, komutanın orduyu bertaraf etmesiyle “eşkıya, dünyaya hükümran olacak”tı.
Şehir, dört defa milli olmuş partinin karşısındaki havuzdan, “Ben Osmanlıyım” der gibi kendini belli ediyor,
peşi sıra dizilmiş üç Osmanlı şaheseri, ferah çarşıyla bütünleşiyor; kent, tarihi dokunun etrafında gelişiyordu.
Su Terazisi’ne akıl sır ermiyor; Kemer’de kabaran su, Hendekyanı’nda sel anlamına geliyordu.
Bir anda vurup çekilen Bartın ırmağı, yüzyıl var ki ihmal edilen şehri, on yıl daha geriye götürüyordu.
Akşam, MGV’de tanışırken gözü, yıllar önceki bir simaya takıldı. Ediz’di. Türkiye’nin ilk üniversite öğrenci dergisi ‘Genç Marmara’ya birlikte omuz vermişler, cepten harcayarak yedi sayı çıkarmışlardı.
İnsan hakları çiğnendi mi meydanları dolduran, dosta güven, düşmana korku salan iki ahretlik dost, yıllar sonra bir aradaydılar. Dağ, dağa kavuşmazdı.
Hatıralar henüz dipdiriydi. Beyazıt Meydanı’ndanyorgun argın yurda dönmüş; deliksiz bir uykudan sonra,
“Kalk kalk, gastede resmin çıkmış” diyerek apar topar kaldırmışlar;
babasının Almanya’dan getirdiği yeşil parkeyle, anasının ördüğü bordo kazakla objektife yakalanmış; o sırada Sivas çarşısında dolaşan babasının, tesadüfen manşette görünce göğsü kabarmış;
“Oğlum, aslan oğlum; gastede resmini gördüm; kendine dikkat et!” diye övgü ile karışık uyarmış; o da bir zamanlar Almanya’da, nerde bir Anadoluhavası varsa koşup gitmişti!
Ne de olsa vatan meselesi namus meselesiydi!
Dört Mart Doksan Sekiz Pazartesi
Bartın İmam Hatip, ırmak kıyısındaki barakasından, tepedeki şahin bakışlı mekanına kurulmuş, dört binleri bulan mevcudu; gaflet, dalalet ve ihanetle bineinmiş,
bu toprakların yabancısı son darbeyi vurmaya hazırlanmış; tam da gardı almışken, vahiyle kuşanmış yüreklerin, “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; dağılıp parçalanmayın” şuuruyla hesapları alt üst olmuştu.
Saff suresi dört’ü okuyan, bir daha dönemezdi. “Onların bir tuzağı varsa, Allah’ın da bir tuzağı var”dı.
MGV’de bayrak yarışı yıldan yıla canlılık kazanmış;
kökü mazide olan ati'ye doğru yelken açmışlardı.
Bu satırlara onunu yazsa yüzü; yüzünü yazsa biniküserdi. Tevbe Yetmiş Bir’e inanan altın yüreklerin dostluğu, pazara değil, mezara kadardı.
Bir ömür, onurla anacakları hatıraları; kıtalar aşıp yeryüzüne “İşte kardeşlik bu!” dedirtecek kadar muhteşemdi!
Gencecik yaşta, kızıyla erkeğiyle, en zorlu imtihandan geçmişlerdi.
İhaneti hayat felsefesi yapan omurgası yapanlar ise, onursuz bir yaşama boyun eğecekler, Şuara İki Yüz Yirmi Yedi’nin akıbetinden kurtulamayacaklardı;
Dünya bir leş, peşine düşen köpekti.
Aşurenin, bir başka anlamı vardır oralarda. Otobüs tutmuşlar, adı gibi Uluköy’e vardıklarında meydanlara kurulan kazanların başına üşüşmüşlerdi.
Kah, bir köy, öbür köyde; kah, bir kasaba, diğer kasabadaydı.
Dönüş yolunda ısrarlara dayanamayarak, otobüsü Arıkayası’na çektiler;
“Hocam, yukarıda bir mağara var ki o biçim!” Hoca, yosunlardan tutarak tırmanıyor, tırmanıyordu.
Üstü başı çamur olmuş, tarzanlık yapmıştı; bu işte bir iş vardı; meğer oyuna gelmişti(!)
İki tepe arası kanyonda, yukardan akan ince su, kayalara çarparak yuvasını buluyordu; o da talebelerle birlikte çoraplarını çıkarmış, ayakkabısını parmaklarına takmıştı.
Kayadan kayaya atlarken önündeki su birikintisini görmeyip, ayakları önde, başı arkada uçuşa geçmesiyle kahkahalar birbirine karışmıştı.
Olan, telefonuna olmuş, “Hocam, ver de, babamın kamyonuna takoz yapayım!” laf atmalarıyla akşam olmuştu.
Acısını, birkaç ay sonra, Bartın’dan Amasra’yayürüterek çıkaracaktı(!)
Babasıyla yaptığı ropörtajı gazetede çıkan büyük kızı, hedefini belirlemişti: Yazar olacağım!
Mikrofona boyu yetişmediği için, sandalyeye çıkıp, Sakarya Türküsü’nü ezbere okumuş; küçüğü, ablasının elini bıraktığı gibi soluğu Yukarı Çarşı’daalmıştı.
“Kan Kardeşim Can Kardeşim” oyunlar arasında en çok alkış toplayanıydı; belediye yarışması için cep sinemasında sergilemişler;
Sıra ödül törenine gelince huylu huyundan vazgeçmemiş, negatif ayrımcılığa maruz kalmışlar, dışlanmanın haklı gururunu tatmışlardı.
Onlar alışkındı.. Keser döner, sap döner; bir gün de hesap döner, kervan yürürdü.
Altıncı şehir; acı tatlı hatıraları defterler açıldığındaşahitlik yapmak üzere gözden kayboluyor; yedinci şehre demir atıyordu.
Tanpınar, Beş Şehir’i; bir başkası Altıncı Şehir’ikaleme almıştı.
Yedinci Şehir’i yazmak, kime nasip olacaktı?