Allah için yapılan her yolculuk bir hicrettir.
İslam tarihinde bir dönüm noktası olan hicret, Mekkeli müşriklerin Müslümanlara uyguladığı baskı, ambargo ve tecrit politikalarının bir sonucu olarak yaşanmıştır.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem, Mekke’de İslam’ı tebliğ ederken büyük zorluklarla karşılaşmış; özellikle son yıllarda Müslümanlara yönelik ekonomik ve sosyal baskılar dayanılmaz hâle gelmiştir. Müşrikler verdikleri sözleri tutmamış, zulmü her geçen gün artırmışlardır. Bu şartlar altında Mekke’de yaşamak neredeyse imkânsız hâle gelmiştir.Bu gelişmeler üzerine Allah’ın izniyle hicret emri verilmiştir.
Hicret, sadece fiziki bir göç değil; aynı zamanda iman, sabır ve fedakârlığın en büyük sınavlarından biridir. Miladi 622 yılında Peygamberimiz ve Müslümanlar, yeni bir başlangıç yapmak üzere Medine’ye doğru yola çıkmışlardır. Bu kutlu yolculuk, İslam takviminin de başlangıcı olmuştur.
Medine halkı, yani Ensar, Mekke’den gelen Muhacirlere gönüllerini ve evlerini açarak İslam kardeşliğinin en güzel örneklerini sergilemiştir.
Peygamber Efendimiz Medine’ye ulaştığında ilk iş olarak Mescid-i Nebevi’nin inşasını başlatmıştır.
Bu mescit sadece bir ibadet mekânı değil, aynı zamanda İslam toplumunun merkezi olmuştur.
Medine, Peygamberimiz ve Müslümanlar için bir sığınak, bir umut kapısı olmuştur.
İslam burada kök salmış, güçlenmiş ve bir toplum yapısından devlet yapısına dönüşmüştür. Hicretle birlikte sadece coğrafya değil, İslam toplumunun ruhu da değişmiştir.
Kardeşlik, adalet, paylaşma ve birlik bu dönemin temel değerleri hâline gelmiştir.
Hicret, bugün bizler için sadece tarihî bir hadise değildir. O, iman, fedakârlık ve sadakatin sembolüdür.
Allah için yapılan her yolculuk bir hicrettir. Medine’ye gelen Muhacirler ve onları bağrına basan Ensar, bizlere Müslümanların birlik ve beraberlik içinde olması gerektiğini açıkça göstermiştir.
Bugün dünyada Müslümanların sayısı fazla olsa da, özellikle İslam coğrafyasında hâlâ ezilen, sömürülen ve öldürülen Müslümanlar varsa; bunun sebebi hicreti, Peygamber Efendimizin mücadelesini ve İslam birliği anlayışını yeterince idrak edememiş olmamızdır.
Medine halkı, Peygamberine sahip çıkarak bir toplumu bir devlete dönüştürmüştür. Bugün bizlere düşen de aynı Peygamber metodunu izlemektir.
Müşriklerin zulmüne direnen Müslümanlar, Mekke’yi Mekke-i Mükerreme yapan iradeyi Medine-i Münevvere’de inşa etmişlerdir.
Bu başarı, imanlı, kararlı ve fedakâr Müslümanlar sayesinde mümkün olmuştur.
Bizlerin hicreti ise, dünyanın tüm zorluklarına rağmen Sahabe-i Kiram gibi her şeyden vazgeçebilmeyi göze almakla mümkündür.
Allah’a ve İslam’a yönelmekle olur.
Hac ve Umre de aslında birer hicrettir.
Dünya zevklerine ara verip ibadete yönelmenin adıdır.
Mekke’den Medine’ye gelirken bu duygularla yola çıktım.
Medine’de Peygamber Efendimizin ayak izlerini takip ederken, ecdadımızın bu topraklara bıraktığı izleri de görmeden geçmek olmazdı.
Osmanlı’nın önemli eserlerinden biri olan Hicaz Demiryolu ve Amberiye Mescidi, bu topraklarda sadece birer tarihî yapı değil; aynı zamanda bir dava bilincinin sessiz şahitleridir.
Bir sonraki yazımda, Medine’de ziyaret ettiğim Amberiye Mescidi ve Hicaz Demiryolu Tren İstasyonu ile ilgili notlarımı paylaşacağım.
