Yosef Stalin zaliminin 1944 yılında Sürgüne gönderdiği ve ağırlıklı Türkiye olmak üzere çeşitli ülkelerde yaşayan Ahıska Türklerinin toplam sayısının 500 bin ile 600 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir.
Ülkemizde yaşayan Ahıska Türklerinin ise 100 bin ile 150 bin arasında olduğu tahmin edilmekteymiş. Yani yeryüzündeki her dört Ahıskalıdan biri ülkemizde yaşıyormuş.
Ahıska’ya çeşitli vesilelerle birkaç defa gitmiştik. Ahıska’da şu anki demografik durumu ve Ahıska Sürgünü’ne dair gözlemlerimi hem bazı köşe yazılarımda hem de “Gerçekler Acıtır” ve “Yüreğe Gömülen Veda” romanlarımda anlatmaya çalışmıştım.
Geçen hafta da Gürcistan’da rastgele 50 haneli bir Ahıska köyüne gittik ve hiç tanımadığımız bir ailenin misafiri olduk. 1982 yılında dönemin idaresi tarafından sürüldükleri Özbekistan’dan bu köye yerleştirilmişler.
Sürgünde, sürgün dönüşü ve var olma mücadelelerine dair uzun uzun sohbet ettik.
Gördüğümüz kadarıyla Türk kimliklerinden, geleneklerinden ve dillerinden vazgeçmemişler. İkramları için teşekkür edip ayrıldık.
Türkler, Türklere ihanet edince üzüldüğümüz gibi Türkler, Türklere sahip çıkınca da seviniyoruz. Tarihte yaşanmış Türk’ün Türk’e ihanetlerine iki örnek vereceğiz; fakat önce bir Türkün, Türk’e sahip çıkma durumundan bahsedelim.
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla Kırım’dan getirilen yaklaşık 3 bin kadar Ahıska Türkünün Ahlat başta olmak üzere çeşitli yerleşim yerlerine devlet tarafından yapılan konutlara yerleştirildiğini öğrendiğimizde çok mutlu olmuştuk.
Biz, bu durumu Türk’ün Türk’e sahip çıkması olarak değerlendiriyoruz. 1945’te 7.000 Kırım Türkünün Mavi Alay sebebiyle katledilmesine ses çıkaramamak ve Boraltan Köprüsü’nde 195 Azerbaycan Türkünün SSCB askerlerine teslim edilip öldürülmesine göz yummak, ihanet olarak tarihimizde kara bir leke olarak kalmıştır.
Biz, bu durumu ise Türk’ün Türk’e ihaneti olarak görüyoruz.
Ahlat’a Cumhurbaşkanlığı Sarayı yapılacağını duyduğumuzda bunu gereksiz bulmuştuk; fakat Ahlat’tan dünyaya verilen “Bizim köklerimiz tarihimizde saklıdır.” mesajı bu düşüncemizi değiştirmişti.
Evet, bizim köklerimiz çok derinlerde. Bizim tarihe ve gelecek nesillere karşı sorumluluğumuz ve insanlığın saadete erdirilmesi gibi bir misyonumuz var.
Defalarca her platformda dedik, her zaman yazdık, bıkmadan yine söylemeye ve yazmayadevam edeceğiz. Bizim şuan ki sınırlarımız Lozan’da çizilmiş olabilir; fakat gönlümüzün sınırları bunun çok ötesindedir.
“Sömürülen ve açlığa mahkûm bırakılan insanlar Türkleri bekliyor.” diye defalarca duymuşuzdur. Neden mi? Çünkü Türkler tarih boyunca mazlumların tek umudu olmuş asil bir millettir de ondan.
Bayram değil, seyran değil; şimdi bu konuyu neden yazmak ihtiyacı duyduk? Geçenlerde bir programda Samsun Milletvekili ve MHP Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Sayın Prof. Dr. İlyas Topsakal’ı dinleme imkânımız oldu.
Sayın Topsakal, millî tesanüt üzerine güzel bir konuşma yaptı ve Türkiye’nin nüfuz dezavantajını ortadan kaldırmak için nitelikli ve iş gücü olabilecek Türk Devletlerinden Türkler getirilerek onlara vatandaşlık verilip bu riski minimize edebileceğimizden bahsetti.
Vekilimiz, tarih boyunca Selçuklu ve Osmanlı’da sınır boylarına konargöçer Türkmen grupları yerleştirip bunlardan tarımdan güvenliğe kadar çok yönlü faydalandığımızı anlattı.
Yine bu metot ile bazı yerleri ihya edebileceğimizi ve kısmen de olsa nüfus sorununu çözebileceğimizi söyledi.
Devlet bu konuda mutlaka tedbir alacaktır. Bu tedbirler sonucu nüfus artış hızımız kabul edilebilir bir seviyeye gelecektir; fakat bugün doğurganlık oranını artırsak bile ivedi bir şekilde yeni ve güvenilir insan gücüne ihtiyacımız olacak.
Vekilimizin önerisi bize göre de mantıklı ve kısa vadede sorunumuzu çözecektir diye düşünüyoruz. Yeryüzünde her Türk birlik içinde Türk’e yar, Türk’ün Türk’ü korumak için sinesi duvar olmalıdır.