3 direk sevdalılarını en güzel anlatan sözlerdendir “Savaşa gitmeden bir, denize gitmeden iki, evlenmeden üç, kaleciliğe karar vermeden dört kez dua etmeli insan”...

1877-1916 aralığına inanılmaz şeyler sığdıran Leigh Roose, çağdaşı Fatty Foulke'la birlikte gelmiş geçmiş en karizmatik file bekçisidir…
Bir adamın her ânı, yaşamının her kesiti olay olur mu sorusunun gerçek muhatabıdır, futbol dünyasının ilk süper starıdır o...
Oyun içindeki agresifliği ve stili Peter Schmeichel’ı, davranışları ve yaşantısı George Best’i, medyayı kullanma hüneri David Beckham’ı çağrıştırırdı. Bekar kalma ısrarıysa hanımların gözdesi kılıyordu çılgın İngiliz'i…
1915’de Daily Mail gazetesi onu Londra’nın en gözde ikinci bekarı seçerken ilk sıraya kriket yıldızı Jack Hobbs’u layık görmüştü. Ne var ki gazete yarışmayı okur oylarıyla düzenlediğinde Roose, kriketçiyi ezip geçecek ve birincilik tahtına oturacaktı…
Bunda şaşılacak bir şey yoktu çünkü hayatlarında bir kez olsun maça gitmemiş insanlar bile onu tanıyor, çocuklar arabasının ardından koşuyor, kadınlar tanışabilme umuduyla kaldığı otelin çevresinde dolanıp duruyordu…
1895’de Aberystwyth'de futbola başladı ve sıra dışı kişiliğiyle, üstün meziyetleriyle elit takımların ilgisini çekmesi uzun sürmedi. Stoke City, Everton, Sunderland, Celtic, Aston Villa, Woolwich Arsenal formalarını giydi ...
Kabul etmeli ki efsane olmasının ardında kalecilik kalitesi kadar, kalabalıkların hoşuna giden eksantrik hareketler yapışı da önemli etkendi…
Top diğer yarı sahada oynanırken seyircilere dönüp şakalaşır, üst direkte cambazlıklar yapardı. Anlayacağınız ilk şovmenlerdendir yeşil çimenlerin…

Kuralları değiştirtmiş bir kalecidir. Şöyle ki ondan önce bir numaraların hemen hepsi yalnızca şut kurtarır, çizgiyi terk etmezdi. Pek de haksız sayılmazlardı zira çizgiden ayrıldıklarında 'sert şarjlardan, darbelerden, ayak altında çiğnenmekten onları koruyacak ne kural vardı ne bir dost hakem!' O günkü şartların inanılmaz ağır oluşundan ötürü kaleciler çekingendi...
Ama onun adı Roose'du ve maçlarda kimseyi sallamayıp basar giderdi uzaklara! Elbette çok kuvvetli olmasının, rakipleri buldozer gibi ezip geçmesinin o büyük öz güvende rolü vardı (1.85 metre boyundaydı) …
Oldum olası onu sevmeyen oyun yapıcılar kariyerinin sonuna yaklaştığında kuralı değiştirerek kalecilere sadece ceza sahası içinde topa elle temas izni verecekti…
Israrla amatörlüğü tercih edişi, seyircilerin ona duyduğu şiddetli sevgi, vazgeçmediği şakaları, gırgırı hiç eksik etmeyişi ve sosyetik oluşu profesyonelliği oturtmaya çalışan federasyonu çıldırtıyordu!
1909’da 'Bu nasıl amatörlük? Profesyonellerden daha fazla para harcamakta neyin nesi?' denilerek hakkında soruşturma açıldı…
Nevi şahsına münhasır bir oyuncu oluşunun en çarpıcı kanıtı Stoke City'de oynarken yaşandı. Aston Villa deplasmanı öncesi treni kaçırınca lokomotif ve vagon kiralayıp faturayı kulübe gönderdi! Ödenilen para 31 poundken o zamanlar madende çalışanların aylığı 1 pounddu…
Elbette kimse kara kaşına kara gözüne çekmiyordu nazını. Kulüpler biliyordu ki ona yaptıkları her harcamanın kat be kat fazlası kasalarına girecek…
Kırılan bileği bir türlü iyileşemeyince futbola noktayı Arsenal'da koydu. Bitirip bitirmediği bilinmesede tıp eğitimi almıştı ve bu da onu 1. Dünya Savaşında Royal Army Medical Corps'la bir araya getirdi takvimler 1914'ü gösterirken. 2 sene sonra kendi isteğiyle siperlere yollanacak yani savaşın ta göbeğine dahil olacaktı…
Kahramanlık madalyası aldıktan bir hafta sonra Ekim 1916’da ölüm yakasına yapıştı yazık ki. Hâlâ sırdır nasıl öldüğü ve nereye gömüldüğü. Sanki gizli bir el değmiş gibi hakkındaki bütün resmi kayıtlar sırra kadem bastı aniden…
Kelimenin tam anlamıyla çılgındı! Sayısız batıl itikatları varken bunlardan en çarpıcı olanı maçlarda içine giydiği atleti hiç yıkamamasıydı. Şükürler olsun ne takım arkadaşıydık ne de rakibi; senelerce yıkanmamış bir atletin yaydığı kokunun güzelliğini kolaysa gelin tasavvur edin!
Maçlarda beyaz eldivenlerini yanından ayırmazken hava iyi olduğunda çıplak elle oynamayı yeğler; dizlikleri dizinden kasketi kafasından eksik etmezdi.
Savaşa gitmeden bir, denize gitmeden iki, evlenmeden üç, kaleciliğe karar vermeden dört kez dua etmeli insan derdi. Galiba asıl savaşa giderken 4 kez duaya ihtiyacı vardı…
Hayatı takvimler 1916’yı işaret ederken ona yakışır biçimde, cephede sonlandı. Ruhu şâd olsun…