10-11 sene önce kalabalık bir mekanda gülümseyerek yanımıza bir beyefendi yaklaştı;
-Merhaba hocam, ben ……………
-Memnun oldum
-TV programınızı zevkle seyrediyoruz
-Çok sevindim bunu duyduğuma
-Biliyor musunuz Sebat-Hacettepe maçında yüzünüze çamuru ben atmıştım
-?????
Az buz değil neredeyse 40 sene geçmişti hadisenin üzerinden lâkin sanki dünmüş gibi anılar canlanıp akmaya başlamıştı önümüzden…
“1977-1978 sezonunda yeniden 3. Lig’e dönen Hacettepe’de (şimdinin 2. Ligi; o dönem 1-2-3 lig’de toplam takım sayısı 74 idi) dördüncü kaleci olduğumuz halde (birinci eldiven babamız yaşındaydı!) tecrübeliler şanslarını kullanamayınca ibre bize dönmüş ve Karşıyaka önünde (1-1) güvenoyu alınca önümüz açılmıştı…
Neylersiniz genç takıma 2 sene daha yaşımız tutuyorken profesyonel lige adım attığımız halde, kapıyı çalan talih kuşunu da geri çevirmemişken “Ayaklara yatmaya korkuyorduk” …
Hâl böyleyken Nisan ayında lig lideri Sebatspor’la (şampiyon oldu) karşılaşmak üzere Trabzon’a gittik; tarifeli otobüsle ve tam 14 saatte. Maçın Avni Aker Stadyumu’nda olacağından ve o dönemin uzak ara en güçlü takımı Trabzonspor’un bizden sonra Diyarbakır’la karşılaşacağından habersizdik…
Hınca hınç dolu tribünlerle karşılaşınca bir havaya girdik bir havaya girdik ne siz sorun ne biz söyleyelim! Fotoğraf benzeri bileğe kadar çamura gömülünen sahada rakip tek kale oynarken serçe Fatih dönecekti kartal Fatih’e! Kaç ara pasında ayaklara yattığımızı hatırlamasakta bir pozisyonu unutmak ne mümkün!
Çamurda takılıp kalan topa yetişme adına yüzükoyun cansiparane atlayınca santrfor istemeden kafamıza takılıp yere kapaklandı. Tamam boyumuz 1.88 metre ama çocuğuz sonuçta; istemsizce seslendik;
-Abi, bir şeyin var mı?
Yüzümüze anlamsızca bakıp bizimkilere soracaktı;
-Kaleciniz kaç yaşında?
Hani bazen “Küçükken bal kazanına mı düştün?” yahut “Kadir Gecesi mi doğdun?” diye takılırsınız ya, işte o hesap; Sebat dakika başı (biraz abarttık galiba!) pozisyonuna giriyor, çakma Gordon Banks ise sahiciymiş gibi atlıyor, zıplıyor, golleri kurtarıyordu…
O günün kahramanı aslında ikinci yarı kale arkasında bekleyen top toplayıcı çocuktu! Mübarek Lev Yaşin misali direğin yanından top avuta giderken ve tamam yarım dakika eksildi diye düşünürken bir bakmışsınız topu uzatıyor! Galiba plonjon yaparak meşin yuvarlağı yakalıyordu (benden daha yetenekli olduğu kesindi!) ve sürekli aynı lafları tekrarlıyordu;
-Vakit geçirmek yok!
Yaradan ikibuçukluğun (top toplayıcı çocuklar öyle çağrılırdı) gönlüne göre vermiş olmalı ki kronometre 93. dakikayı gösterirken (Diyarbakır Hocası rahmetli Doğan Andaç hakemi federasyona şikayet etti bu yüzden) ceza sahası içinden vurulan topu kurtaramadım çünkü nereden geldiği belli olmayan çamurla yüzüm sıvanıverdi!
İleri görüşlü bir Sebatlı “Herif gözü açıkken yemiyor, öyleyse görmesini engelleyeyim” diyerek yaratıcı bir çözüm bulmuş ve uygulamıştı! Ne topu gördüm ne golü gördüm ne rakibin sevincini gördüm ne de hakemin bitiş düdüğünü duydum!
Duş almayış sebebini (ya da alamadığımızı) hatırlayamıyoruz! Otobüse yetişmek için hemen stadyumdan ayrıldık desek, mümkün değil çünkü maçın önemli bölümünü seyrettiğimizden eminiz...
Ligde kalma ihtimalimiz mucizelere kalmasına rağmen yenilmek güzel değildi elbet; ne var ki gazetelerde haftanın kare asına seçilecektik ve genç milli takım çantada keklikti artık (1 ay geçmeden çağrılıp turnuvada oynayacaktım)…
Yüzüme çamur attığını itiraf eden beyefendiyle gayet samimi sohbet sürerken fark ettik ki içimizde ona karşı en ufak bir kızgınlık yok. Amerikalılar “Let it go - boş ver gitsin, takma kafana” der ki yerden göğe haklılar; öfke, kin, nefret tarzı ekstrem duygular sadece sahibine zarar veriyor…
Şükürler olsun rakibi döverek, söverek, korkutarak alınan hiçbir haram puanı nasip etmedi Yaradan bize. Netice de herkes kendisine yakışanı yapıyor ve size de ısrarla tavsiye ederiz bırakın geçip gitsin mazide yaşananlar. Hasar büyükse ahirette alırsınız hakkınızı, hem de misli misliyle…
