Fatih URAZ
Köşe Yazarı
Fatih URAZ
 

TOPLA HAYATA TUTUNMAK

11-12 yaşlarında iki çocuk 1972 sonbaharının serin bir gününde Ankara’nın Samur Sokağında neşeyle kovalamaca oynuyordu… Kaçan önüne çıkan bahçe duvarını kolaylıkla aşarken kovalayan beton üstüne sıralanmış ikili demire çarparak yere doğru kapaklandı! Neyse ki son anda ellerini zemine koymayı becererek yüzüstü düşmekten kurtuldu… Eve gittiğinde fark edecekti sağ kaval kemiğinde eskinin madeni 2,5 lirası büyüklüğünde morluğu! Ne buz koydu (bilmediğinden), ne yarayı temizledi (ihmalkarlığından), ne baş parmağında çıkan iltihaptan hane halkını haberdar etti (umursamazlığından)…  Takriben 10 gün sonra sokak maçında (pek az araba geçerdi) el büyüklüğünde top morluğun üstüne çarpmaz mı. Her ne kadar plastiksede uçmasın diye ortasından yarım kesilmiş ikinci topun içine konduğundan yüze yahut hassas yerlere temas ettiğinde hafif acıtırdı… O ana değin fibula kemiğine çarpan küçük topun can yakacağı söylense kahkahayla gülüp geçerdik! Lâkin bırakın canımızı yakmasını; çeken bilir karlı dağın ardını misali üzerimizden silindir geçti zannettik! Tevafuka bakın cumartesiydi yani sinema günüydü! En fazla 20 dakikada yürünecek mesafe aksayışımızdan ötürü 40 dakika sürünce vaktinde yetişemedik menzile. “Neyin topallaması, az evvel canavar gibiydin” diyenlere ağrıyor amadan gayrı laf edemedik anlayacağınız… Mecburiyetten daha geç başlayan bir filme gidildiğinde aksilik bu ya Kanlı Körfez düştü bahtımıza ve üşütüğün biri eline aldığı orakla gelen geçeni biçiyor, acımadan doğruyordu! Hayal perdesinde istediğini başsız bıraksın, ne gam diyemedik çünkü evde sabaha kadar kâbusumuz oldu o sahneler, vücudumuz cayır cayır yanarken saniye huzur vermedi… Güneş doğduğunda ateş topuna dönüşmüştük ve kaçınılmaz istikamet hastaneydi! Hacettepe’den içeri girildiğinde bırakın yürümeyi, ayakta dahi duramıyorduk ve mecburen tekerlekli sandalyeye oturttular… Zaman mefhumu anlamsızlaşırken saatler saatleri kovaladı ve bir türlü ortopedi doktoruyla müşerref olamadık. En nihayetinde nur içinde yatsınlar Adana Senatörü Nuri Ademoğlu ile müteahhit Mehmet Daşan devreye girdi de akşam karanlığı çökmüşken beyaz önlüklülerin karşısına geçebildik… Enteresandır o ana değin hiçbir şeyin farkında değilken gerisini dün gibi hatırlıyoruz! İğne üstüne iğne vuruluşu, üst başımızın çıkarılışı, sedyeye yatırılış, narkoz verilirken “Filmlerdeki ameliyat ışıklarına benziyor”  mırıldanışımız ve uykunun kollarına uzanış… Kendimize geldiğimizde sağ bacağımız komple alçılıydı ve biri yanda diğeri karşıda 3 hasta daha yatıyordu odada… Akut osteomyelitten (kemik iltihabı) muzdariptik hepimiz ve aile fertleriyle dahi cam arkasından görüşme izni veriliyordu. Şimdilerde tedavisi kolaylaşan o illet hastalık 1970’lerde ölüme, kalıcı hasara sebebiyet veriyordu; günlerse geçmek bilmiyordu… 14 yaşındaki Niyazi ayak parmaklarından boynuna kadar alçı içindeydi, aynen 8 yaşındaki Hamiyet gibi. 7 yaşındaki Mustafa’nın maalesef iki bacağı da kesikti. Niyazi 8,5 aylık çilenin ardından bir bacağı kısa kalarak hayata tutunurken dünyalar tatlısı Hamiyet 1,5 yıl süren ağır mı ağır mücadeleyi kaybedip cennete kanatlanacaktı. Yüzünden tebessümün asla eksilmediği Musti’nin akıbetinden ise  habersiziz maalesef… O minik topun morluğa çarpması “İyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş” özdeyişini doğrularcasına erken teşhisin önünü açmış, iltihap vaktinde kazınmış, Yaradan'ın inayetiyle hayata bağlanmıştık. Elbette valide hanımın “Çocuğunuzun ayağı kesilebilir” denişini kabul etmeyişi de takdire şayan… Sizi bilemeyiz ama şahsen meşin yuvarlağı sevmemiz için yığınla neden var ortada (terör belasına kalkan olma, sigara, içki, kumar gibi melanetlerden uzak tutma, sosyalleştirme, öz güveni yükseltme, maişeti sağlama.) Maç yolunda (20 Ocak 1989) ölümle yüz yüze gelsekte, futbol çarkında sayısız haksızlık yaşasakta, talihsizlikler peşimizi asla bırakmasada “Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime” şarkısını içtenlikle söyleyip asla pes etmedik, bu uğraşı bahşeden Yaradan’a şükrü ihmal etmedik… Hadiseyle alakalı 54 senedir içimizden çıkmayan bir anıyla sözü bağlayalım! Aralıksız devam eden ilaç, serum, iğne faslından illallah demişken gece yarısı uykudan uyandırılmanın mahmurluğuyla hemşireye “Siz neden canımı çok yakıyorsunuz? Diğerleri yakmıyor” diye sitem ettik (çocukluk işte.) Son derece tatlı bir yüz ifadesiyle “Acıtıyor muyum ben?” deyip yatağın kenarına oturdu. “Neyi bekliyorsunuz?” diye sorunca hafifçe gülümseyerek fısıldayacaktı  “Çoktan yaptım!”  Boş boş konuşurken iğne çoktan kana karışmıştı ve gram  hissetmemiştik! Yaşıyorsa Yaradan selamet ve esenlik versin; ahirete kanatlandıysa mekanı cennet olsun güzel meleğin… Hülasa 20 yıl boyunca toprak ve yeşil sahalarda top tutmaya çabaladık ve başardığımız oldu çuvalladığımız oldu. Oysa o top 54 sene önce talep etmeden bir kez sertçe dokunup bizi hayata bağladı; yetmedi çok cömert davrandı, çalışmamızın karşılığını fazlasıyla ödedi. Onu sevmemizi sağlayan ve önümüzü açan Allah’a şükürler olsun…
Ekleme Tarihi: 09 Şubat 2026 -Pazartesi

TOPLA HAYATA TUTUNMAK

11-12 yaşlarında iki çocuk 1972 sonbaharının serin bir gününde Ankara’nın Samur Sokağında neşeyle kovalamaca oynuyordu…

Kaçan önüne çıkan bahçe duvarını kolaylıkla aşarken kovalayan beton üstüne sıralanmış ikili demire çarparak yere doğru kapaklandı! Neyse ki son anda ellerini zemine koymayı becererek yüzüstü düşmekten kurtuldu…

Eve gittiğinde fark edecekti sağ kaval kemiğinde eskinin madeni 2,5 lirası büyüklüğünde morluğu!

Ne buz koydu (bilmediğinden), ne yarayı temizledi (ihmalkarlığından), ne baş parmağında çıkan iltihaptan hane halkını haberdar etti (umursamazlığından)… 

Takriben 10 gün sonra sokak maçında (pek az araba geçerdi) el büyüklüğünde top morluğun üstüne çarpmaz mı. Her ne kadar plastiksede uçmasın diye ortasından yarım kesilmiş ikinci topun içine konduğundan yüze yahut hassas yerlere temas ettiğinde hafif acıtırdı…

O ana değin fibula kemiğine çarpan küçük topun can yakacağı söylense kahkahayla gülüp geçerdik! Lâkin bırakın canımızı yakmasını; çeken bilir karlı dağın ardını misali üzerimizden silindir geçti zannettik!

Tevafuka bakın cumartesiydi yani sinema günüydü! En fazla 20 dakikada yürünecek mesafe aksayışımızdan ötürü 40 dakika sürünce vaktinde yetişemedik menzile. “Neyin topallaması, az evvel canavar gibiydin” diyenlere ağrıyor amadan gayrı laf edemedik anlayacağınız…

Mecburiyetten daha geç başlayan bir filme gidildiğinde aksilik bu ya Kanlı Körfez düştü bahtımıza ve üşütüğün biri eline aldığı orakla gelen geçeni biçiyor, acımadan doğruyordu! Hayal perdesinde istediğini başsız bıraksın, ne gam diyemedik çünkü evde sabaha kadar kâbusumuz oldu o sahneler, vücudumuz cayır cayır yanarken saniye huzur vermedi…

Güneş doğduğunda ateş topuna dönüşmüştük ve kaçınılmaz istikamet hastaneydi! Hacettepe’den içeri girildiğinde bırakın yürümeyi, ayakta dahi duramıyorduk ve mecburen tekerlekli sandalyeye oturttular…

Zaman mefhumu anlamsızlaşırken saatler saatleri kovaladı ve bir türlü ortopedi doktoruyla müşerref olamadık. En nihayetinde nur içinde yatsınlar Adana Senatörü Nuri Ademoğlu ile müteahhit Mehmet Daşan devreye girdi de akşam karanlığı çökmüşken beyaz önlüklülerin karşısına geçebildik…

Enteresandır o ana değin hiçbir şeyin farkında değilken gerisini dün gibi hatırlıyoruz! İğne üstüne iğne vuruluşu, üst başımızın çıkarılışı, sedyeye yatırılış, narkoz verilirken “Filmlerdeki ameliyat ışıklarına benziyor”  mırıldanışımız ve uykunun kollarına uzanış…

Kendimize geldiğimizde sağ bacağımız komple alçılıydı ve biri yanda diğeri karşıda 3 hasta daha yatıyordu odada…

Akut osteomyelitten (kemik iltihabı) muzdariptik hepimiz ve aile fertleriyle dahi cam arkasından görüşme izni veriliyordu. Şimdilerde tedavisi kolaylaşan o illet hastalık 1970’lerde ölüme, kalıcı hasara sebebiyet veriyordu; günlerse geçmek bilmiyordu…

14 yaşındaki Niyazi ayak parmaklarından boynuna kadar alçı içindeydi, aynen 8 yaşındaki Hamiyet gibi. 7 yaşındaki Mustafa’nın maalesef iki bacağı da kesikti. Niyazi 8,5 aylık çilenin ardından bir bacağı kısa kalarak hayata tutunurken dünyalar tatlısı Hamiyet 1,5 yıl süren ağır mı ağır mücadeleyi kaybedip cennete kanatlanacaktı. Yüzünden tebessümün asla eksilmediği Musti’nin akıbetinden ise  habersiziz maalesef…

O minik topun morluğa çarpması “İyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş” özdeyişini doğrularcasına erken teşhisin önünü açmış, iltihap vaktinde kazınmış, Yaradan'ın inayetiyle hayata bağlanmıştık. Elbette valide hanımın “Çocuğunuzun ayağı kesilebilir” denişini kabul etmeyişi de takdire şayan…

Sizi bilemeyiz ama şahsen meşin yuvarlağı sevmemiz için yığınla neden var ortada (terör belasına kalkan olma, sigara, içki, kumar gibi melanetlerden uzak tutma, sosyalleştirme, öz güveni yükseltme, maişeti sağlama.)

Maç yolunda (20 Ocak 1989) ölümle yüz yüze gelsekte, futbol çarkında sayısız haksızlık yaşasakta, talihsizlikler peşimizi asla bırakmasada “Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime” şarkısını içtenlikle söyleyip asla pes etmedik, bu uğraşı bahşeden Yaradan’a şükrü ihmal etmedik…

Hadiseyle alakalı 54 senedir içimizden çıkmayan bir anıyla sözü bağlayalım! Aralıksız devam eden ilaç, serum, iğne faslından illallah demişken gece yarısı uykudan uyandırılmanın mahmurluğuyla hemşireye “Siz neden canımı çok yakıyorsunuz? Diğerleri yakmıyor” diye sitem ettik (çocukluk işte.) Son derece tatlı bir yüz ifadesiyle “Acıtıyor muyum ben?” deyip yatağın kenarına oturdu. “Neyi bekliyorsunuz?” diye sorunca hafifçe gülümseyerek fısıldayacaktı  “Çoktan yaptım!” 

Boş boş konuşurken iğne çoktan kana karışmıştı ve gram  hissetmemiştik! Yaşıyorsa Yaradan selamet ve esenlik versin; ahirete kanatlandıysa mekanı cennet olsun güzel meleğin…

Hülasa 20 yıl boyunca toprak ve yeşil sahalarda top tutmaya çabaladık ve başardığımız oldu çuvalladığımız oldu. Oysa o top 54 sene önce talep etmeden bir kez sertçe dokunup bizi hayata bağladı; yetmedi çok cömert davrandı, çalışmamızın karşılığını fazlasıyla ödedi. Onu sevmemizi sağlayan ve önümüzü açan Allah’a şükürler olsun…

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve 24saathaber.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
timbir - birlik haber ajansi