Bugün, Türk siyasal hayatına derin izler bırakan bir kararın yıldönümü. Refah Partisi, Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatıldı. Aradan yıllar geçti, fakat o gün alınan kararların etkileri hâlâ tartışılıyor, hâlâ hissediliyor.
Refah Partisi’nin kapatılması, Türk siyasi tarihinin en karanlık, en utanç verici operasyonlarından biridir. Bu olay ne bir “hukuk kararıdır” ne de masum bir yargı süreci… Bu, açıkça ve alenen yapılmış bir siyasi infazdır.
16 Ocak 1998’de verilen karar, halkın oyuyla iktidara gelen bir partinin, sandıkta hesap sorulamayan gücünün, masa başında budanmasından başka bir şey değildir. Milletin tercihini hazmedemeyenler, demokrasiyi askıya almış; hukuku kalkan, yargıyı silah haline getirmiştir.
Refah Partisi’nin kapatılması, yalnızca bir partinin hukuki varlığına son verilmesi değildi. O gün, milyonlarca insanın sandıkta verdiği irade de yok sayıldı. Siyaset, mahkeme salonlarında dizayn edilmeye çalışıldı. Demokrasi, “tehlikeli” bulunarak askıya alındı.
“Lâikliğe aykırı eylemler” gibi ucu açık, yoruma dayalı gerekçelerle verilen kapatma kararı, hukukun değil, korkunun ürünüdür. O gün Anayasa Mahkemesi’nin önüne konulan dosya, aslında bir partinin değil, millet iradesinin idam fermanıydı.
Yetmedi…
Sadece parti kapatılmadı.
Yetmedi…
Sadece siyasetçiler yasaklanmadı.
O gün Türkiye’ye şu mesaj verildi:
“Sandık bir yere kadar. Fazlasına biz karar veririz.”
Aradan yıllar geçti. İsimler değişti, partiler değişti, tabelalar değişti. Ama o karar, hâlâ tarihte duruyor. Silinmedi. Aklandı sanıldı ama unutulmadı.
Prof. Dr. Necmettin Erbakan ve yol arkadaşlarına getirilen siyasi yasaklar, halkın temsilcilerine değil; halka verilmiş bir cezaydı. Bu ülkenin seçmeni, kendi iradesiyle adeta terbiye edilmek istendi.
Necmettin Erbakan, bu kararın ardından tarihe geçen o cümleyi kurmuştu:
“Bu karar tarihin akışı içerisinde basit bir noktadır.”
O gün bu söz, kimi çevrelerce bir teselli cümlesi olarak görüldü. Kimi çevreler ise küçümsedi. Oysa bugün geriye dönüp baktığımızda, Erbakan’ın ne demek istediği daha net anlaşılıyor. Çünkü Refah Partisi kapatıldı ama temsil ettiği fikirler kapatılamadı. Kadroları dağıtıldı ama siyasi damar kesilemedi.
Refah Partisi’nin kapatılması, aslında Türkiye’deki vesayetçi anlayışın son büyük reflekslerinden biriydi. İnancın, kimliğin, muhafazakâr taleplerin siyaset sahnesinden silinmek istendiği bir dönemin simgesiydi. Fakat tarih, çoğu zaman baskıyı değil direnci büyütür. Nitekim öyle oldu.
O “küçük nokta”, siyasetin yönünü değiştiren büyük bir sürecin başlangıcıydı. Kapatmalar, yasaklar ve dışlamalar; yeni arayışları, yeni siyasal oluşumları ve daha geniş bir toplumsal mutabakatı doğurdu. Bugün Türkiye siyasetini anlamak isteyen herkes, Refah Partisi’nin kapatıldığı günü doğru okumak zorundadır.
Demokrasi, sadece sandık kurmak değildir. Demokrasi, sandıktan çıkan iradeye saygı duymaktır. Bir partiyi kapatmak kolaydır; zor olan, toplumun taleplerini yok saymadan birlikte yaşamayı öğrenmektir.
Bugün Refah Partisi’nin kapatılmasının yıldönümünde, geriye dönüp bakıldığında bir gerçek daha net görülüyor: Tarih, mahkeme kararlarını değil; milletin hafızasını yazıyor. Ve o hafızada Refah Partisi’nin kapatılması, bir bitiş değil, bir dönüm noktası olarak yerini alıyor.
Belki de gerçekten…
Tarihin içinde küçük bir nokta.
Ama yönü değiştiren bir nokta.