Öyle ilginç bir dünyada yaşıyoruz ki hepimizin hikayesi diğerinden farklı…
Nedendir bilinmez pek çok kişi başına gelen talihsizliklerin kader olduğunu düşünüp teselli buluyor Garp kültüründe…
Oysa her şey önceden alnımıza yazılıp vakti saati geldiğinde kapımızı çalmış olsaydı Yaradan hesap gününde yapıp ettiklerimizden yahut yapmayıp eksik bıraktıklarımızdan bizleri sorumlu tutmazdı…
1970 ortalarından 1990 başlarına kadar geçen zaman zarfında gördüğümüz, bildiğimiz en gösterişli plonjon atan eldivenlerden İlker Çelik’e uzanıyoruz (tabii ki kalecilik tarihimizde Şükrü Ersoy, Varol Ürkmez, Ali Artuner, Taner Carin gibi olağanüstü plonjon becerisine sahip sayısız kalecimiz var)…
İlker abiyle 46 senedir süre gelen derin dostluğa istinaden şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki iyi yerlere geldi. Bilhassa Bolu’da ve Sarıyer’de güzel işlere imzasını attı lâkin iki ciddi hata yapmasa bugün daha farklı şeyler konuşurduk hakkında…
Takvimler 1954’ü gösterirken baharın ilk günü İstanbul’un Fatih Semtinde hayat macerası başladı. Ve aklının pek çok şeye ermediği günlerde ayak topuyla içli dışlı oldu hemen hepimizin olduğu gibi…
İlkokul sondayken mahalleye gelen Samsunspor kalecisi (Tekin olmalı) küçük çocukları denerken en fazla onu beğenince lokomotif harekete geçecekti…
İyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş özdeyişini doğrularcasına sirkte çalışan bir bayan elastikleşmesine ciddi katkı sağlayacak, sokak maçları çeviklik ve cesaret kazandıracaktı…
O dönem tek olumsuzluk boyunun 1,65 metrede takılıp kalmasıydı ve ancak 18’inde uzayacaktı…
Neylersiniz hakkında olumlu şeylerin fısıldandığı, amatör kümenin en güçlü ekiplerinden Çapa’ya transfer olduğu zaman İTÜ İnşaat Mühendisliği gibi zor bir bölümü kazandı! Tıkır tıkır işleyen talih motorunun ilk tekleyişiydi bu…
Hatasını çabuk anlayıp nispeten kolay bir bölüme, kimya mühendisliğine geçiş yaptı yapmasına ancak iki yanlış bir doğru etmiyordu ve okula devam mecburiyeti vardı…
Mutlaka arada bir düşünüyordur “Bir gün dahi olsun çalışmadığı, çalışmayı planlamadığı bir iş için onca seneyi fedaya değip değmediğini!”
Anlayacağınız 26 yaşına kadar 2. Lig’de oyalandı (şimdinin TFF Lig’i) ve ancak 1980’de Vefa’dan Boluspor’a geçince vitrine çıkabildi…
Bolu’da ilk sezonunda Türkiye Kupası’nda finale gelene dek gol yemeyerek dikkatleri üstüne çeksede kupanın 180 dakika sonunda Ankaragücü’ne gitmesini engelleyemedi…
1980-1984 aralığında Bolu’da (77 maç), 1984-1988 aralığında Sarıyer’de (105 maç) 3 direk önü beklerken 8 sezon boyunca FB, GS, BJK, Trabzon’la transfer görüşmeleri yapıp hiçbiriyle anlaşmayı beceremeyerek küçük çaplı mucizenin kahramanı oldu! Parayla pulla işi olmayan bir faninin köklü 4 kulüple 7 kez görüşüp imza atmayışı akılla da bağdaşmıyor mantıklada…
Nüfus kağıdında 34 yazarken yeniden TFF 1 Lig’e dönüp Ayvalık’ta 3 sene top yakalamayı sürdürecek (80 küsur maç) ve 38’inde Küçük Çekmece’de oyunculuk defterini kapatacaktı…
İlginçtir antrenörlükte kalecilikten daha yukarılara tırmanma potansiyeline sahipti. Beni kırmayıp Kütahya, Kocaeli, Karagümrük’te birlikte çalışmayı kabul ettiğinde yakinen şahit olmuştum “Oyuncularla inanılmaz güçlü bağlar kurup sevildiğine”…
Orada da ailevi nedenler dikilecekti önüne ve İstanbul dışına çıkmama ısrarı neleri engelleyecekti neleri…
Kendiyle barışık olduğundan ulaştığı seviyeden mutludur muhakkak lâkin sevenleri, kaledeki hünerini bilenler aynı fikri paylaşmıyor onunla…
Allah aşkına şu fotoğraflarına baksanıza; toprak yahut çim fark etmeksizin ne estetik plonjonlar atıyor. Sıkça tekrarladığımız gibi yeşil sahalarda golden sonra en göz alıcı, en cazibeli aksiyondur artistik kurtarışlar…
Eskilerin subleks diye tanımladığı belden fırlatmalı atlayışları fırsatını bulduğunda asla kaçırmazdı. Bazen hızını alamayıp gereksiz atladığı da olurdu ancak stili öyleydi ve futbolseverler o ensantaneleri görmekten hoşlanıyordu…
Onunla yan yanayken canınızın sıkılması mümkün değildir zira her daim neşelidir ve kafasında biz diyelim yüzlerce siz deyin binlerce anekdot, hatıra, yaşanmışlık kayıtlıdır. Hazır cevaplılığı ve spontane esprileri de cabası…
1995 Haziran’ı biterken cep telefonundan arayıp demiştik ki “Abi, Kütahya ile teknik direktör olarak anlaştım; yarın seni şu saatte gelip alıyorum ve oraya beraber gidiyoruz”…
Kırmayacağından emindik, nitekim de çalıştığı belediyeden bir şekilde izin aldı ve ilk hocalık deneyimime güvendiğim, bilgisine itimat ettiğim bir dostumla başladım…
Oyuncu yoktu, para yoktu, kulübü kapanmasın diye mecburiyetten belediye başkanı almıştı, sezon açılışına az kalmıştı derken kolları sıvadık birlikte ancak yüzlerce oyuncuyu denediğimiz halde işimize yarayacak 3-4 kişi ya çıktı ya çıkmadı…
Dedim ki “Abi, sevenin çoktur senin; bizi kandırmayacaklara telefon edip santrfor iste ve ne yapıp ne edip alalım. Yoksa lig başlamadan düşeriz”…
Hemen yakın dostu E.A’yı arayıp meramını anlatacak ve “Eski talebem Ö.Y’yi alın ve gerisine karışmayın; rüzgarın oğludur” tavsiyesini alacaktı…
Söyleyen güvenilir olduğundan sorup soruşturmadan balıklama atladık ve rahatladık; pardon, rahatlayacağımızı sandık…
Haftalar haftaları kovalarken, rüzgarın oğlu yel bile olamazken, sık sık İlker abiye “merak etmeyin, gollerimle sizi kurtaracağım” diye kuru sıkı demeyip sürekli atıp tutarken suyumuz iyiden iyiye ısınmıştı! Yüzlerden, mimiklerden belliydi ki 3 puanı alamazsak (aldık) pazartesi İstanbul’a döneceğiz…
Maç kadrosuna Ö.Y’yi yazmayış nedenini açıklamak ben odada yokken İlker abiye düşecek ve o da olup biteni şahane özetleyecekti;
-Hocam, ben niye yokum?
-Oğlum, yolun sonuna geldik ve bu hafta son maçımız olabilir. Fatih Hoca kadro değişikliğine gidip yeni bir şeyler denemek istiyor
-Hocam, biliyor musun?
-Neyi?
-Benim Ayvalıkgücü’nde oynarken heykelimi dikmişlerdi
-İnanırım oğlum, gelip geçen tükürsün diye dikmişlerdir!
Kimsenin kimseyi kolayına sevmediği kaypak futbol dünyasında sevilmen bile başlı başına büyük bir başarı İlker abi. Ellerinin maharetine kimsenin bir şey dediği yok da keşke şu transfer görüşmelerine birlikte girseydik ve sen sussaydın, ben konuşsaydım; ne iyi olurdu…





