Murat MARAP
Köşe Yazarı
Murat MARAP
 

Biz çocuklarımızı kaybediyor muyuz?

Bir okul düşünün… Çocukların eğitim almak, arkadaşlarıyla buluşmak, hayaller kurmak için gittiği bir yer. Ama artık bazı çocuklarımız okula giderken “Bugün başıma bir şey gelir mi?” endişesi taşıyorsa, burada hepimizin durup düşünmesi gerekiyor. Geçtiğimiz eğitim öğretim döneminde yaşanan okul saldırılarının acısı henüz hafızalarımızdayken, şimdi de Manisa’nın Turgutlu ilçesinde bir okulun yakınında silah kullanılması ve 11 öğrencinin yaralanması hepimizi bir kez daha sarstı. Yaralı öğrencilerimizden bazılarının durumunun ağır olduğu bildirildi. Bu sadece bir adli vaka değildir. Bu, aynı zamanda toplumsal bir alarmdır. Ve artık yüksek sesle 'Biz çocuklarımızı kaybediyor muyuz?' sorusunu sormak zorundayız. Bir çocuğun eline silah geçtiğinde yalnızca o çocuğu değil, okulda bulunan onlarca öğrenciyi, öğretmeni, veliyi ve bütün toplumu tehdit eden bir sonuç ortaya çıkıyor. Manisa’daki olayla ilgili soruşturmada da silahın çocuğun eline nasıl geçtiği ve nasıl muhafaza edildiği özellikle araştırılıyor. İşte meselenin en önemli noktalarından biri burada. Aileler bu konuda çok daha dikkatli olmalı. Denetim mekanizmaları daha etkin çalışmalı. Okul çevrelerinin güvenliği yalnızca olay meydana geldikten sonra değil, olay meydana gelmeden önce sağlanmalı. Çünkü güvenlikte asıl başarı, saldırganı olaydan sonra yakalamak değil; o silahın çocuğun eline hiç geçmemesini sağlamaktır. Burada yalnızca polisi, öğretmeni, aileyi veya devleti suçlamak kolaycılık olur. Asıl mesele daha büyük. Çocuğun dünyasını neyle dolduruyoruz? Ne izliyor? Kimi örnek alıyor? Hangi karakterleri kahraman olarak görüyor? Sosyal medyada hangi içeriklerle karşılaşıyor? Evinde nasıl bir iletişim ortamı var? Okulda kendisini değerli hissediyor mu? Arkadaşları arasında dışlanıyor mu? Akran zorbalığına maruz kalıyor mu? Öfkesini konuşarak anlatmayı biliyor mu? Yoksa sorunlarını çözmenin yolu olarak güç kullanmayı mı öğreniyor? Bunların hiçbirinin tek başına bir çocuğu şiddete yönelttiğini söyleyemeyiz. Ancak şiddetin normalleştirildiği bir kültür ortamının çocuklar üzerindeki etkisini de görmezden gelemeyiz. Bugün televizyon ekranlarında ve dijital platformlarda şiddetin çok yoğun biçimde işlendiği yapımlar var. Silah… İntikam… Öfke… Çeteleşme… Kabadayılık… Güç gösterisi… Bazen de bütün bunlar “karizma” ve “güç” sembolü haline getiriliyor. Burada önemli bir ayrım yapmalıyız: Bir dizide şiddetin bulunması, o diziyi izleyen her çocuğun şiddete yöneleceği anlamına gelmez. Fakat çocukların şiddet içeren içeriklerle nasıl karşılaştığı, yaşlarına uygun olmayan içeriklerin ne kadar kolay erişilebilir olduğu ve bazı karakterlerin davranışlarının nasıl sunulduğu ciddi biçimde tartışılmalıdır. Çünkü çocuk, gördüğü her şeyi sorgulayacak hayat tecrübesine sahip değildir. Bir karakter silahla sorun çözüyor… Bir başka karakter intikam alıyor… Başka biri kaba kuvvetle herkesin önüne geçiyor… Sonra çocuk bunu yalnızca bir senaryo olarak değil, “güçlü olmanın yolu” olarak algılayabiliyor. İşte burada aileye de, medyaya da, yapımcılara da, eğitim sistemine de büyük sorumluluk düşüyor. Biz eğitim deyince çoğu zaman sınavı konuşuyoruz. Matematiği konuşuyoruz. Türkçeyi konuşuyoruz. Üniversiteyi konuşuyoruz. Mesleği konuşuyoruz. Peki insan olmayı ne kadar konuşuyoruz? Empatiyi… Merhameti… Sabretmeyi… Öfke kontrolünü… Kul hakkını… Arkadaşına zarar vermemeyi… Anne-babaya saygıyı… Öğretmene saygıyı… Farklı olana tahammül etmeyi… Bir problemi konuşarak çözmeyi… İşte çocuklarımızın manevi dünyasını güçlendirmek tam da burada önem kazanıyor. Çünkü güçlü çocuk sadece akademik başarısı yüksek çocuk değildir. Gerçek anlamda güçlü çocuk, öfkelendiğinde eline silah almak yerine konuşabilen çocuktur. Kaybettiğinde intikam düşünmeyen çocuktur. Dışlandığında yardım isteyebilen çocuktur. Kendisinden farklı olana düşmanlık beslemeyen çocuktur. Elbette okul güvenliği artırılmalıdır. Okul çevrelerinde risk analizleri yapılmalıdır. Silahların çocukların erişimine karşı korunmasına ilişkin denetimler güçlendirilmelidir. Akran zorbalığı konusunda rehberlik mekanizmaları daha etkin hale getirilmelidir. Öğretmenler ve rehberlik servisleri, davranış değişiklikleri gösteren çocukları erken fark edebilmelidir. Aile ile okul arasındaki iletişim güçlendirilmelidir. Ama bütün bunların yanında bir başka gerçeği de unutmamalıyız: Çocuklarımızın ruhuna dokunmadan yalnızca okul kapısına güvenlik önlemi koyarak bu problemi çözemeyiz. Bir çocuğun içinde büyüyen öfkeyi fark edemezsek, o öfke bir gün başka bir çocuğun hayatını karartabilir. Artık parçalı çözümler yerine ortak bir çocuk politikası oluşturmanın zamanı gelmiştir. Aile çocuğunu takip edecek. Okul çocuğun davranışlarını gözlemleyecek. Rehberlik servisleri daha güçlü hale getirilecek. Devlet okul güvenliğini sağlayacak. Gerekirse silahların çocukların erişimine karşı korunmasına yönelik denetimler artırılacak. Medya ve dijital platformlar çocukların maruz kaldığı içerikler konusunda sorumluluk üstlenecek. Ve en önemlisi, çocuklarımızın yalnızca akademik başarısına değil, ahlaki, sosyal ve psikolojik gelişimine de yatırım yapılacak. Çünkü bir ülkenin geleceği sadece fabrikalarında, yollarında, binalarında kurulmaz. Bir ülkenin geleceği çocuklarının zihninde ve karakterinde kurulur. Belki de en büyük yanılgımız... “Benim çocuğum yapmaz.” “Bizim ailede böyle şey olmaz.” “Bizim okulda böyle olay yaşanmaz.” Artık bu cümlelerle kendimizi rahatlatamayız. Çünkü çocuklarımız aynı dijital dünyanın içinde büyüyor. Aynı sosyal medya içeriklerine maruz kalıyor. Aynı popüler kültürden etkileniyor. Aynı toplumsal atmosferi soluyor. Bu nedenle hepimizin sorumluluğu var. Bir çocuğun eline silah geçtiğinde yalnızca o çocuğu değil, hepimizi sorgulamalıyız. Ben artık bu meseleye sadece “bir saldırgan yakalandı, soruşturma başlatıldı” penceresinden bakmak istemiyorum. Ben daha büyük bir soru soruyorum: Çocuklarımızı neden bu noktaya getirdik? Onlara yeterince zaman ayırdık mı? Onları gerçekten dinledik mi? Sorunlarını anlatabilecekleri güvenli ortamlar oluşturduk mu? Onlara sevginin, merhametin ve saygının gücünü yeterince anlatabildik mi? Yoksa onları yalnızca sınavdan sınava, başarıdan başarıya koştururken ruh dünyalarını ihmal mi ettik? Manisa'da yaralanan evlatlarımızın acısı hepimizin acısıdır. Dilerim yaralı öğrencilerimiz bir an önce sağlıklarına kavuşur. Ama bundan sonra yalnızca geçmiş olsun demek yetmez. Tedbir almalıyız. Çocuklarımızı dinlemeliyiz. Aileleri bilinçlendirmeliyiz. Okullarımızı güçlendirmeliyiz. Şiddetin normalleşmesine karşı durmalıyız. Çocuklarımızın manevi dünyasını güçlendirmeliyiz. Ve en önemlisi… Çocuklarımızı kaybetmeden önce, onları gerçekten kazanmaya başlamalıyız. Çünkü bir çocuğun hayatını kurtarmak, aslında bir ülkenin geleceğini kurtarmaktır.
Ekleme Tarihi: 23 Eylül 2026 -Çarşamba
Murat MARAP

Biz çocuklarımızı kaybediyor muyuz?

Bir okul düşünün…

Çocukların eğitim almak, arkadaşlarıyla buluşmak, hayaller kurmak için gittiği bir yer.

Ama artık bazı çocuklarımız okula giderken “Bugün başıma bir şey gelir mi?” endişesi taşıyorsa, burada hepimizin durup düşünmesi gerekiyor.

Geçtiğimiz eğitim öğretim döneminde yaşanan okul saldırılarının acısı henüz hafızalarımızdayken, şimdi de Manisa’nın Turgutlu ilçesinde bir okulun yakınında silah kullanılması ve 11 öğrencinin yaralanması hepimizi bir kez daha sarstı. Yaralı öğrencilerimizden bazılarının durumunun ağır olduğu bildirildi.

Bu sadece bir adli vaka değildir.

Bu, aynı zamanda toplumsal bir alarmdır.

Ve artık yüksek sesle 'Biz çocuklarımızı kaybediyor muyuz?' sorusunu sormak zorundayız.

Bir çocuğun eline silah geçtiğinde yalnızca o çocuğu değil, okulda bulunan onlarca öğrenciyi, öğretmeni, veliyi ve bütün toplumu tehdit eden bir sonuç ortaya çıkıyor.

Manisa’daki olayla ilgili soruşturmada da silahın çocuğun eline nasıl geçtiği ve nasıl muhafaza edildiği özellikle araştırılıyor.

İşte meselenin en önemli noktalarından biri burada.

Aileler bu konuda çok daha dikkatli olmalı.

Denetim mekanizmaları daha etkin çalışmalı.

Okul çevrelerinin güvenliği yalnızca olay meydana geldikten sonra değil, olay meydana gelmeden önce sağlanmalı.

Çünkü güvenlikte asıl başarı, saldırganı olaydan sonra yakalamak değil; o silahın çocuğun eline hiç geçmemesini sağlamaktır.

Burada yalnızca polisi, öğretmeni, aileyi veya devleti suçlamak kolaycılık olur.

Asıl mesele daha büyük.

Çocuğun dünyasını neyle dolduruyoruz?

Ne izliyor?

Kimi örnek alıyor?

Hangi karakterleri kahraman olarak görüyor?

Sosyal medyada hangi içeriklerle karşılaşıyor?

Evinde nasıl bir iletişim ortamı var?

Okulda kendisini değerli hissediyor mu?

Arkadaşları arasında dışlanıyor mu?

Akran zorbalığına maruz kalıyor mu?

Öfkesini konuşarak anlatmayı biliyor mu?

Yoksa sorunlarını çözmenin yolu olarak güç kullanmayı mı öğreniyor?

Bunların hiçbirinin tek başına bir çocuğu şiddete yönelttiğini söyleyemeyiz.

Ancak şiddetin normalleştirildiği bir kültür ortamının çocuklar üzerindeki etkisini de görmezden gelemeyiz.

Bugün televizyon ekranlarında ve dijital platformlarda şiddetin çok yoğun biçimde işlendiği yapımlar var.

Silah…

İntikam…

Öfke…

Çeteleşme…

Kabadayılık…

Güç gösterisi…

Bazen de bütün bunlar “karizma” ve “güç” sembolü haline getiriliyor.

Burada önemli bir ayrım yapmalıyız:

Bir dizide şiddetin bulunması, o diziyi izleyen her çocuğun şiddete yöneleceği anlamına gelmez.

Fakat çocukların şiddet içeren içeriklerle nasıl karşılaştığı, yaşlarına uygun olmayan içeriklerin ne kadar kolay erişilebilir olduğu ve bazı karakterlerin davranışlarının nasıl sunulduğu ciddi biçimde tartışılmalıdır.

Çünkü çocuk, gördüğü her şeyi sorgulayacak hayat tecrübesine sahip değildir.

Bir karakter silahla sorun çözüyor…

Bir başka karakter intikam alıyor…

Başka biri kaba kuvvetle herkesin önüne geçiyor…

Sonra çocuk bunu yalnızca bir senaryo olarak değil, “güçlü olmanın yolu” olarak algılayabiliyor.

İşte burada aileye de, medyaya da, yapımcılara da, eğitim sistemine de büyük sorumluluk düşüyor.

Biz eğitim deyince çoğu zaman sınavı konuşuyoruz.

Matematiği konuşuyoruz.

Türkçeyi konuşuyoruz.

Üniversiteyi konuşuyoruz.

Mesleği konuşuyoruz.

Peki insan olmayı ne kadar konuşuyoruz?

Empatiyi…

Merhameti…

Sabretmeyi…

Öfke kontrolünü…

Kul hakkını…

Arkadaşına zarar vermemeyi…

Anne-babaya saygıyı…

Öğretmene saygıyı…

Farklı olana tahammül etmeyi…

Bir problemi konuşarak çözmeyi…

İşte çocuklarımızın manevi dünyasını güçlendirmek tam da burada önem kazanıyor.

Çünkü güçlü çocuk sadece akademik başarısı yüksek çocuk değildir.

Gerçek anlamda güçlü çocuk, öfkelendiğinde eline silah almak yerine konuşabilen çocuktur.

Kaybettiğinde intikam düşünmeyen çocuktur.

Dışlandığında yardım isteyebilen çocuktur.

Kendisinden farklı olana düşmanlık beslemeyen çocuktur.

Elbette okul güvenliği artırılmalıdır.

Okul çevrelerinde risk analizleri yapılmalıdır.

Silahların çocukların erişimine karşı korunmasına ilişkin denetimler güçlendirilmelidir.

Akran zorbalığı konusunda rehberlik mekanizmaları daha etkin hale getirilmelidir.

Öğretmenler ve rehberlik servisleri, davranış değişiklikleri gösteren çocukları erken fark edebilmelidir.

Aile ile okul arasındaki iletişim güçlendirilmelidir.

Ama bütün bunların yanında bir başka gerçeği de unutmamalıyız:

Çocuklarımızın ruhuna dokunmadan yalnızca okul kapısına güvenlik önlemi koyarak bu problemi çözemeyiz.

Bir çocuğun içinde büyüyen öfkeyi fark edemezsek, o öfke bir gün başka bir çocuğun hayatını karartabilir.

Artık parçalı çözümler yerine ortak bir çocuk politikası oluşturmanın zamanı gelmiştir.

Aile çocuğunu takip edecek.

Okul çocuğun davranışlarını gözlemleyecek.

Rehberlik servisleri daha güçlü hale getirilecek.

Devlet okul güvenliğini sağlayacak.

Gerekirse silahların çocukların erişimine karşı korunmasına yönelik denetimler artırılacak.

Medya ve dijital platformlar çocukların maruz kaldığı içerikler konusunda sorumluluk üstlenecek.

Ve en önemlisi, çocuklarımızın yalnızca akademik başarısına değil, ahlaki, sosyal ve psikolojik gelişimine de yatırım yapılacak.

Çünkü bir ülkenin geleceği sadece fabrikalarında, yollarında, binalarında kurulmaz.

Bir ülkenin geleceği çocuklarının zihninde ve karakterinde kurulur.

Belki de en büyük yanılgımız...

“Benim çocuğum yapmaz.”

“Bizim ailede böyle şey olmaz.”

“Bizim okulda böyle olay yaşanmaz.”

Artık bu cümlelerle kendimizi rahatlatamayız.

Çünkü çocuklarımız aynı dijital dünyanın içinde büyüyor.

Aynı sosyal medya içeriklerine maruz kalıyor.

Aynı popüler kültürden etkileniyor.

Aynı toplumsal atmosferi soluyor.

Bu nedenle hepimizin sorumluluğu var.

Bir çocuğun eline silah geçtiğinde yalnızca o çocuğu değil, hepimizi sorgulamalıyız.

Ben artık bu meseleye sadece “bir saldırgan yakalandı, soruşturma başlatıldı” penceresinden bakmak istemiyorum.

Ben daha büyük bir soru soruyorum:

Çocuklarımızı neden bu noktaya getirdik?

Onlara yeterince zaman ayırdık mı?

Onları gerçekten dinledik mi?

Sorunlarını anlatabilecekleri güvenli ortamlar oluşturduk mu?

Onlara sevginin, merhametin ve saygının gücünü yeterince anlatabildik mi?

Yoksa onları yalnızca sınavdan sınava, başarıdan başarıya koştururken ruh dünyalarını ihmal mi ettik?

Manisa'da yaralanan evlatlarımızın acısı hepimizin acısıdır.

Dilerim yaralı öğrencilerimiz bir an önce sağlıklarına kavuşur.

Ama bundan sonra yalnızca geçmiş olsun demek yetmez.

Tedbir almalıyız.

Çocuklarımızı dinlemeliyiz.

Aileleri bilinçlendirmeliyiz.

Okullarımızı güçlendirmeliyiz.

Şiddetin normalleşmesine karşı durmalıyız.

Çocuklarımızın manevi dünyasını güçlendirmeliyiz.

Ve en önemlisi…

Çocuklarımızı kaybetmeden önce, onları gerçekten kazanmaya başlamalıyız.

Çünkü bir çocuğun hayatını kurtarmak, aslında bir ülkenin geleceğini kurtarmaktır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve 24saathaber.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
timbir - birlik haber ajansi