Ortadoğu'da haritalar bir gecede değişmez. Önce devletlerin siyasi dengeleri bozulur, ardından toplumlar birbirine düşürülür, merkezi otorite zayıflatılır, dış müdahale için gerekçeler üretilir ve sonunda “yeni gerçeklik” adı altında ortaya çıkan tablo normalleştirilir.
Bugün bölgeye baktığımızda insanın aklına ister istemez, Irak'tan Libya'ya, Suriye'den İran'a uzanan gelişmeler birbirinden bağımsız krizler mi; yoksa daha büyük bir jeopolitik dönüşümün parçaları mı? sorusu geliyor.
Bu soruya “kesinlikle evet” ya da “kesinlikle hayır” demek kolaydır. Zor olan ise tarihi, belgeleri ve sahadaki gelişmeleri birlikte okuyabilmektir.
Her şey 1991'de mi başladı?
Aslında hikâyeyi 2010'dan değil, daha geriden başlatmak gerekiyor.
1990'da Irak'ın Kuveyt'i işgaliyle başlayan kriz, 1991'de ABD öncülüğündeki koalisyonun Irak'a müdahalesiyle sonuçlandı. Fakat Saddam Hüseyin rejimi o savaşta devrilmedi. Buna karşılık Irak'ın kuzeyinde Kürtlerin güvenliğini sağlama gerekçesiyle oluşturulan uçuşa yasak bölge, merkezi Bağdat yönetiminin kuzey üzerindeki fiilî hâkimiyetini önemli ölçüde zayıflattı.
1991 Körfez Savaşı ile 2003 Irak işgali arasındaki dönem, bugün geriye dönüp bakıldığında son derece önemlidir. Çünkü Irak'ın toprak bütünlüğü hukuken devam ederken, devletin merkezî kapasitesi giderek aşındı.
2003'te ABD'nin Irak'ı işgali ise yeni bir dönemin kapısını açtı.
Saddam devrildi.
Baas rejimi tasfiye edildi.
Devlet kurumlarının önemli bölümü dağıldı.
Ve Irak, Şii-Sünni-Kürt dengeleri üzerinden yeniden şekillendi.
2005 Anayasası'nın ortaya çıkardığı Irak, artık eski üniter Irak değildi. Anayasa Irak'ı federal bir devlet olarak düzenledi ve Kürdistan Bölgesi'ni anayasal federal bölge olarak tanıdı.
Burada önemli bir ayrıntı var:
Irak resmen üç bağımsız devlete bölünmedi.
Fakat merkezî devletin yanında güçlü bir Kürt federal bölgesinin ortaya çıkması, Bağdat'ın ülkenin tamamı üzerindeki eski siyasi ağırlığının ortadan kalkması anlamına geliyordu.
Jeopolitik açıdan bakıldığında asıl mesele de zaten budur.
Bazen harita değişmeden devletin niteliği değişir.
2010 Arap Baharı Başlangıcı
17 Aralık 2010: Halk isyanı mı, jeopolitik kırılma mı?
17 Aralık 2010'da Tunus'ta Muhammed Buazizi'nin kendisini yakmasıyla başlayan protestolar, kısa sürede bütün Arap dünyasını etkileyen büyük bir dalgaya dönüştü.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Arap halklarının yolsuzluğa, otoriterliğe, işsizliğe, yoksulluğa ve siyasi baskıya karşı ayaklanmasını yalnızca “dış güçlerin projesi” diye açıklamak doğru değildir ama bu olayı dış güçlerin kendi lehine çevirip istedikleri Arap liderleri başa getirdikleri de yadsınamaz.
İşte Ortadoğu'nun trajedisi burada başladı.
Tunus'ta başlayan hareket Mısır'a, Libya'ya, Yemen'e ve Suriye'ye yayıldı.
Tunus'ta rejim değişti.
Mısır'da iktidar değişti.
Libya'da NATO destekli müdahale Kaddafi rejiminin sonunu getirdi.
Suriye'de ise halk protestoları kısa sürede çok taraflı, uluslararası ve vekâlet boyutları bulunan uzun bir savaşa dönüştü.
Sonuç?
Devlet kapasitesi zayıflayan, sınırları kâğıt üzerinde aynı kalırken egemenliği parçalanan bir Ortadoğu.
Libya: Rejim değişti, devlet çözüldü
Libya bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.
2011'de Muammer Kaddafi devrildi. Fakat Kaddafi'nin devrilmesi ile Libya'da güçlü ve istikrarlı bir devlet kurulması aynı şey değildi.
Bugün, 2026 itibarıyla Libya hâlâ rakip siyasi ve askerî merkezler arasında bölünmüş durumda. Trablus merkezli yönetim ile doğudaki rakip yapı arasındaki mücadele sürüyor; ülkenin enerji kaynakları, silahlı grupları ve dış destekçileri bu bölünmeyi daha da karmaşık hâle getiriyor.
Bu bize çok önemli bir ders veriyor:
Bir ülkenin liderini devirmek kolay olabilir; devleti yeniden kurmak çok daha zordur.
Ve devlet çöktüğünde ortaya çıkan boşluğu çoğu zaman halkın iradesinden önce silahlı gruplar ve dış aktörler doldurur.
Suriye: Bölünmeyen ama parçalanan devlet
Suriye örneği daha da karmaşıktır.
Suriye'nin uluslararası hukuk bakımından bölünmüş olduğunu söylemeyemeyiz. Fakat yıllarca ülkenin farklı bölgelerinde farklı silahlı ve siyasi aktörler egemenlik alanları oluşturdu.
Rusya, ABD, İran, Türkiye, İsrail ve çeşitli bölgesel aktörlerin müdahil olduğu savaş, Suriye'yi Ortadoğu'nun bütün jeopolitik hesaplarının kesişme noktasına dönüştürdü.
Esad yönetiminin Aralık 2024'te devrilmesiyle yeni bir dönem başladı. 2026'da ise Suriye'nin yeniden merkezî bir devlet olarak toparlanıp toparlanamayacağı hâlâ bölgesel güç dengelerinin önemli meselelerinden biri.
Dolayısıyla mesele sadece “Suriye bölündü mü?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
Suriye'nin kendi geleceğini belirleme kapasitesi ne kadar kaldı?
Ve şimdi İran...
İşte bugünkü en kritik eşik burada.
2026'da ABD ve İsrail ile İran arasındaki savaş, Ortadoğu'daki güç mücadelesini yeni bir aşamaya taşıdı. Şubat sonunda başlayan doğrudan çatışmanın ardından İran'ın askerî kapasitesi belki ağır bir darbe aldı, belki rejimin çökmedi.
Ama savaşın seyri ve sonrasındaki müzakereler, İran'ın geleceğinin hâlâ belirsiz olduğunu gösterse de ABD ve İsrail İran savaşından da başarılı çıkamadı.
İran'ın rejim değişikliğine uğraması ile İran'ın parçalanması aynı şey değildir.
İran, Irak veya Suriye değildir.
İran, çok daha büyük nüfusa, güçlü tarihsel devlet geleneğine, ciddi toplumsal bütünlüğe ve bölgesel kapasiteye sahip bir ülkedir.
Bu nedenle İran'ın parçalanması son derece zor bir projedir.
Ama İran'ın zayıflatılması, çevresindeki güç dengelerinin değiştirilmesi ve merkezî otoritesinin aşındırılması ihtimali başka bir meseledir.
İşte burada Türkiye açısından alarm zilleri çalmaya başlıyor.
İsrail ve “Arz-ı Mevud” meselesi
İsrail'in güvenlik anlayışı, sınırları ve bölgesel hedefleri konusunda “Arz-ı Mevud” veya “Büyük İsrail” söylemi uzun yıllardır tartışılıyor.
Fakat burada da propagandaya teslim olmamak gerekir.
“Büyük İsrail” düşüncesinin hayata geçirilmesi İsrail devletinin bugün uyguladığı resmî ve bütünlüklü bir devlet planının vazgeçilmezidir.
Fakat bu durum başka bir gerçeği ortadan kaldırmaz:
İsrail'in bölgesel güvenlik stratejisi, çevresindeki güçlü ve düşman devletlerin askerî kapasitesini sınırlama üzerine kuruludur.
İran'ın zayıflatılması, Suriye'nin askerî kapasitesinin ortadan kalkması, Lübnan'da Hizbullah'ın baskılanması ve bölgedeki devlet dışı aktörlerin yeniden şekillendirilmesi bu açıdan İsrail'in güvenlik hesaplarıyla doğrudan ilişkilidir.
ABD'nin bölge politikaları da her zaman İsrail'in politikalarıyla birebir örtüşmez.
Washington ile Tel Aviv arasında çıkar ortaklığı kadar görüş ayrılıkları da vardır.
Dolayısıyla “ABD, İsrail'in elindeki bir araçtır” demek kadar, “ABD ile İsrail tamamen aynı stratejik hedefe sahiptir” demek de gerçeği basitleştirebilir.
Nitekim 2026 İran savaşı sırasında dahi iki ülkenin hedefleri ve savaşın nasıl sonuçlandırılacağı konusunda farklılıklar olduğu yönünde değerlendirmeler dahi yapıldı.
Peki sıra Türkiye'de mi?
Asıl sorulması gereken soru şu anda tam da budur.
Türkiye'nin Güneydoğu'sunda bağımsız bir Kürt devleti kurulacağı iddiasını bugün olmuş bitmiş bir gerçek gibi ortaya koymak doğru değildir.
Fakat Türkiye'nin Irak, Suriye ve İran üçgeninin ortasında bulunduğu gerçeğini de görmezden gelemeyiz.
Irak'ta anayasal Kürdistan Bölgesi vardır.
Suriye'de yıllarca ABD desteğiyle güçlenen Kürt öncülüğündeki bir yapı ortaya çıkmıştır.
İran'ın batısında önemli bir Kürt nüfusu bulunmaktadır.
Türkiye ise bu üç alanın tam ortasındadır.
Dolayısıyla bölgedeki her sınır değişikliği, her federal yapı tartışması, her silahlı örgütlenme ve her dış destek mekanizması Türkiye'nin güvenliğini doğrudan ilgilendirir.
Burada Türkiye'nin karşı karşıya olduğu risk, ille de “yarın Güneydoğu'da bağımsız Kürdistan ilan edilecek” şeklinde okunmamalıdır.
Daha gerçekçi tehlike şudur:
Türkiye'nin çevresinde oluşan parçalı siyasi yapıların zaman içinde birbirleriyle ekonomik, askerî ve siyasi olarak bütünleşmesi.
Bu durumda Türkiye'nin güney sınırlarında yeni bir jeopolitik kuşak oluşabilir.
“Böl, parçala, yönet”
Tarihe baktığımızda büyük güçlerin “böl ve yönet” siyasetini görebiliriz.
Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminden İngiliz ve Fransız manda düzenine, Soğuk Savaş döneminden günümüz vekâlet savaşlarına kadar büyük güçler yerel farklılıkları kendi stratejik çıkarları doğrultusunda kullanmıştır.
Daha tehlikeli ve daha gerçekçi ihtimal şudur:
Büyük güçler krizleri üretmek zorunda olmadan, ortaya çıkan krizleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilir.
Bir ülkede ekonomik kriz çıkar.
Toplumsal gerilim büyür.
Mezhep veya etnik çatışma derinleşir.
Merkezî devlet zayıflar.
Silahlı aktörler güçlenir.
Dış güçler farklı grupları destekler.
Sonra ortaya çıkan tablo “yeni gerçeklik” olarak kabul edilir.
Bunun adı ille de “gizli plan” olmak zorunda değildir.
Bu, özellikle de güçlü devletlerin acımasız siyasi oyunlarıdır.
Türkiye'nin yapması gereken nedir?
Türkiye'nin yapması gereken şey, devlet aklını güçlendirmektir.
Türkiye'nin en büyük avantajı hâlâ güçlü bir devlet kapasitesine, büyük bir nüfusa, güçlü bir orduya, önemli bir ekonomik ve coğrafi ağırlığa sahip olmasıdır.
Fakat bunun yanında ciddi sorunlar da vardır.
Ekonomik kırılganlık.
Toplumsal kutuplaşma.
Göç baskısı.
Terör ve güvenlik sorunları.
Komşu ülkelerdeki istikrarsızlık.
Enerji bağımlılığı.
Ve en önemlisi, toplumun farklı kesimlerinin birbirine güveninin aşınması.
Bir ülkeyi dışarıdan parçalamak isteyenlerin en büyük yardımcısı, o ülkenin içindeki bölünmüşlüktür.
Bu nedenle Türkiye'nin güvenliği sadece sınırda değil, toplumsal bütünlükte başlar.
Türkiye'nin yapması gereken; içeride barışı sağlamak ve dışarıda ise terörle mücadele etmektir.
Çünkü Türkiye'nin karşısındaki asıl mesele “Kürtler” değildir. Asıl mesele terör örgütünü besleyen dış mihraklardır.
Asıl mesele, Türkiye'nin içindeki farklılıkların dışarıdan manipüle edilebilecek bir çatışmaya dönüştürülmesidir.
Tarih bize ne söylüyor?
1991'de Irak'ın merkezi zayıfladı.
2003'te Irak'ın rejimi devrildi.
2011'de Arap dünyasında rejimler sarsıldı.
Libya'da devlet yapısı çözüldü.
Suriye uzun süre vekâlet savaşlarının merkezine dönüştü.
İran 2026'da doğrudan ABD-İsrail savaşıyla karşı karşıya kaldı.
Bu zincirin her halkasını tek bir merkezî komuta odasından yönetilen kusursuz bir plan olarak görmek mümkün olmayabilir.
Ama ortaya çıkan sonuçların ortak bir özelliği var:
Ortadoğu'daki güçlü merkezi devletlerin önemli bölümü zayıfladı.
Ve merkezî devletler zayıfladıkça etnik, mezhepsel, bölgesel ve milis temelli aktörlerin ağırlığı arttı.
İşte Türkiye'nin asıl dikkat etmesi gereken tarihsel ders budur..
Ortadoğu'nun tarihi bize şunu öğretiyor:
Haritalar yalnızca savaş meydanlarında çizilmez.
Devletler zayıfladığında, toplumlar birbirine düşürüldüğünde ve dış aktörlerin müdahalesi kalıcı hâle geldiğinde de haritalar değişmeye başlar.
Bugün “sıra Türkiye'de” demek için elimizde kesin bir kanıt bulunmayabilir.
Ama “Türkiye'nin böyle bir jeopolitik riskle hiçbir ilgisi yok” demek de gerçekçi değildir.
Bugün Orta Doğu'da oynanan oyunlar bakıldığında hep Türkiye üzerinedir.
Irak'ın kuzeyindeki federal yapı, Suriye'nin yıllarca süren parçalı yapısı ve İran'daki savaş, Türkiye'nin güney ve doğu çevresinde yeni bir jeopolitik denklem yaratıyor.
Türkiye bu denklemin seyircisi olamaz.
Ne komplocu bir bakışla her gelişmeyi tek bir gizli plana bağlamalıyız,
Ne de “bunların hiçbiri bizi ilgilendirmez” rahatlığına kapılmalıyız.
Türkiye'nin ihtiyacı komplo teorisi değil, stratejik uyanıklıktır.
Çünkü tarih boyunca devletlerin başına gelen en büyük felaketlerden biri, düşmanlarının gücünü olduğundan fazla görmek değil;
tehlikenin yaklaşmakta olduğunu çok geç fark etmektir.
Bugün mesele, “Sıra Türkiye'de mi?” sorusundan daha büyüktür.
Asıl soru şudur:
Ortadoğu yeniden şekillenirken Türkiye kendi geleceğinin haritasını kendisi çizebilecek mi?