Murat MARAP
Köşe Yazarı
Murat MARAP
 

468 OYLA GELEN YASA: TERÖR BİTTİ Mİ, YOKSA SADECE SAHNE Mİ DEĞİŞTİ?

Türkiye bugün çok önemli bir eşikten geçti. “Terörsüz Türkiye” süreci kapsamında hazırlanan Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, TBMM Genel Kurulu’nda 468 kabul, 88 ret ve 6 çekimser oyla yasalaştı. Yaklaşık 12 saat süren görüşmelerin ardından kabul edilen düzenleme, PKK/KCK’nın fiilî varlığını sona erdirmesi ve kontrolündeki silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesi sonrasında uygulanacak hukuki mekanizmaları düzenliyor. Bu tabloyu sadece “terör sona eriyor” diye okumak kolaydır. Ama devletler tarihi, kolay okumalardan çok niyetlere, kapasitelere ve verilen güvencelerin arkasındaki gerçeklere bakılarak yazılır. İşte asıl soru burada başlıyor: PKK silah bırakıyorsa, gerçekten silah mı bırakıyor; yoksa silahın adresi mi değişiyor? Ve daha önemlisi: ABD ve İsrail, PKK/KCK ve onun Suriye-Irak sahasındaki bağlantıları üzerinden yürüttükleri politikaları gerçekten terk mi ettiler? Bu soruların cevabını vermeden “Terörsüz Türkiye” hedefinin tamamlandığını ilan etmek, erken bir zafer ilanı olur.   50 BİN CANIN HATIRASI BİZE ŞUNU SÖYLÜYOR: GÜVEN, SÖZLE DEĞİL DENETİMLE OLUR   Türkiye, yaklaşık yarım asırdır terörle mücadele ediyor. On binlerce insanımız hayatını kaybetti. Askerimiz, polisimiz, korucumuz, öğretmenimiz, doktorumuz, mühendisimiz, işçimiz, köylümüz, çocuğumuz… Bu ülkenin insanları sadece bir örgütle değil, şiddeti siyasal araç olarak kullanan bir zihniyetle mücadele etti. Bu nedenle bugün Türkiye'nin “silah bırakma” sözü karşısında sorması gereken soru son derece basittir: Nereye kadar silah bırakılacak? Hangi silahlar? Hangi depolar? Hangi mühimmat? Hangi kadrolar? Hangi ülkelerdeki örgütsel yapılar? Hangi finans kaynakları? Hangi istihbarat ağları? Hangi silahlı unsurlar? Ve en önemlisi: Bir yıl sonra yeniden silaha sarılmayacağının garantisi nedir? Devlet, terör örgütlerine karşı duygularla değil, doğrulanabilir mekanizmalarla hareket eder. Çünkü terör örgütlerinin tarihinde “silah bırakıyoruz” sözü kadar, silahı yeniden kuşanma örneği de vardır. Dolayısıyla Türkiye'nin ihtiyacı “güven” değil; denetlenebilir güvenliktir.   PKK TÜRKİYE'DE SİLAH BIRAKIRKEN SURİYE'DE NE OLACAK?   İşte meselenin en kritik noktası burası. Türkiye açısından PKK ile Suriye'deki YPG/SDF yapılanması arasındaki ilişki yıllardır temel güvenlik tartışmalarından biri. ABD ise Suriye'deki SDF ile yıllardır IŞİD'e karşı mücadele gerekçesiyle ortaklık yürüttü. Daha da önemlisi, ABD Savunma Bakanlığı'nın 2026 mali yılı belgelerinde Suriye'deki SDF ve bağlantılı unsurlara yönelik eğitim, teçhizat ve silah desteği öngörülmeye devam ediyor. Belgede SDF için küçük silahlar ve diğer ekipman desteğinin sürdürüleceği, Suriye için 2026 mali yılında toplam 130 milyon dolarlık CTEF kaynağı talep edildiği belirtiliyor. O halde Türkiye'nin önündeki soru şudur: PKK Türkiye'de silah bırakacaksa, Suriye'deki silahlı yapı ne olacak? Eğer cevap “Bu farklı bir örgüttür” ise, Türkiye'nin güvenlik endişesini ortadan kaldırmak mümkün değildir. Çünkü Ankara'nın bakacağı yer örgütün tabelası değil, silahlı kapasitesi, kadrosu, komuta yapısı, lojistik ağı ve Türkiye'ye yönelik tehdididir. Terör örgütü tabelasını değiştirerek yaşamaya devam ediyorsa, mesele çözülmüş olmaz. Sadece isim değiştirmiş olur.   ABD POLİTİKASINI DEĞİŞTİRDİ Mİ?   Burada çok dikkatli olmak gerekiyor. ABD'nin PKK'yı resmen terör örgütü olarak tanıması ile Suriye'deki SDF/YPG ile kurduğu askerî ortaklık aynı anda var oldu. Dolayısıyla Washington'ın politikası çelişkili görünen iki katman taşıdı: Bir tarafta PKK terör örgütü olarak tanımlandı. Diğer tarafta Suriye'de PKK ile bağlantıları konusunda Türkiye'nin ciddi itirazları bulunan yapılara destek verildi. Bugün “Terörsüz Türkiye” süreci ilerlerken asıl bakılması gereken şey Washington'ın söylemleri değil, sahadaki silah ve para trafiğidir. Silah gidiyor mu? Finansman devam ediyor mu? Eğitim devam ediyor mu? Komuta yapısı korunuyor mu? Örgütün Suriye ve Irak'taki varlığı devam ediyor mu? Bunların cevabı “evet” ise Türkiye'nin “Amerika artık bu politikadan vazgeçti” sonucuna varması için henüz erken demektir. Çünkü devletler, açıklamalarla değil çıkarlarıyla hareket eder.   PEKİ İSRAİL?   İsrail konusunda da aynı soğukkanlılık gerekiyor. “Vadedilmiş Topraklar” söylemi, İsrail siyasetinde ve özellikle bazı dinî-Siyonist çevrelerde farklı biçimlerde kullanılan tarihsel ve ideolojik bir kavramdır. Bundan hareketle terör örgütlerini kullanarak  “İsrail kesin olarak Türkiye'yi bölmek istiyor” şeklinde tek ve kesin bir devlet politikası göz ardı edilemez. Türkiye, İsrail'in bölgesel politikalarını sorgulamasını da elzemdir. İsrail'in güvenlik stratejisinin çevresindeki devletlerin askerî ve siyasi kapasitesini, özellikle İran, Suriye, Lübnan ve bölgedeki diğer aktörleri nasıl değerlendirdiği Türkiye tarafından dikkatle izlenmelidir. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun 2026 yılında yaptığı bazı açıklamalarda “Ürdün'den denize kadar” güvenlik kontrolünün sürdürüleceğini ifade etmesi bile bölgesel güvenlik mimarisinin ne kadar sert bir zeminde şekillendiğini göstermektedir. Ancak burada da kritik soru şudur: Türkiye, bölgedeki bütün gelişmeleri bir komplo şablonuna indirgemeden, somut askerî ve siyasi göstergeler üzerinden okuyabiliyor mu? Asıl devlet aklı budur.   SİLAH BIRAKMAK BAŞKA, ÖRGÜTSEL KAPASİTEYİ ORTADAN KALDIRMAK BAŞKA   Bugün “silah bırakma” kavramının altını doldurmak zorundayız. Çünkü bir örgütün silahlarını teslim etmesi tek başına yeterli değildir. Eğer; kadroları korunuyorsa, finans kaynakları devam ediyorsa, yurtdışındaki kampları sürüyorsa, istihbarat ağı korunuyorsa, siyasi ve askerî komuta mekanizması başka bir isim altında devam ediyorsa, silahların önemli bölümü başka yapılara aktarılıyorsa, orada terörün bittiğinden değil, biçim değiştirdiğinden söz edilir. Bu yüzden Türkiye'nin yapması gereken şey son derece açıktır: Hen silahların teslimini hem de silahlı kapasitenin tasfiyesini denetlemek.   “YA SİLAHLARIN BİR KISMI BAŞKA YERE GİDERSE?”   Bu soru belki de hepsinden önemlisi. Çünkü Ortadoğu'da sınırlar kadar örgütler de hareket ediyor. Bir örgütün Türkiye'deki faaliyetini sonlandırması, elindeki bütün silahların aynı anda yok olması anlamına gelmeyebilir. Silah başka bir ülkeye taşınabilir. Başka bir örgütün envanterine aktarılabilir. Depolanabilir. Gizlenebilir. Yeni bir çatışma için saklanabilir. Bu nedenle “silahlar teslim edildi” açıklamasından sonra Türkiye'nin sorması gereken soru: Kaç silah teslim edildi? Ama bununla da bitmemeli: Örgütün elinde başlangıçta kaç silah vardı? İşte gerçek hesap burada yapılır. Bir örgüt 10 bin silahın 2 binini teslim edip “silah bıraktım” diyebilir. Devlet buna “başarı” diyemez. Devletin soracağı soru şudur: Kalan 8 bin nerede?   468 OY, TARİHÎ BİR SİYASİ MUTABAKATTIR; AMA GÜVENLİK GARANTİSİ DEĞİLDİR   Meclis'teki 468 kabul oyu küçümsenecek bir siyasi tablo değildir. Tam tersine, Türkiye'deki farklı siyasi çevrelerin önemli bölümünün terörün sona ermesi konusunda ortak bir hedef etrafında buluştuğunu gösterir. Ancak parlamentodaki mutabakat ile sahadaki silahsızlanmayı birbirine karıştırmamak gerekir. Meclis yasayı çıkarır. Devlet sahayı denetler. Güvenlik kurumları silahı sayar. İstihbarat örgütsel yapıyı takip eder. Siyaset ise ortaya çıkan yeni dönemin hukukunu kurar. Bu görevlerin birbirine karıştırılması Türkiye'ye pahalıya mal olabilir.   ASIL SINAV ŞİMDİ BAŞLIYOR   Bugün Türkiye'nin önünde tarihi bir fırsat vardır. Eğer PKK/ terör örgütü gerçekten silah bırakır, örgütsel varlığını sona erdirir ve bu durum Türkiye'nin güvenlik kurumları tarafından doğrulanırsa, Türkiye yaklaşık yarım asırlık kanlı bir dönemi kapatabilir. Bu, Türkiye için büyük bir kazanım olur. Ama bunun gerçekleşmesi için naif olmaya değil, güçlü olmaya ihtiyaç vardır. Türkiye kimseye düşmanlık etmek zorunda değildir. ABD ile de konuşabilir. İsrail ile de konuşabilir. Irak ile de konuşabilir. Suriye ile de konuşabilir. Ama Türkiye'nin konuşurken masaya koyması gereken ilk şey şudur: Türkiye'nin toprak bütünlüğü pazarlık konusu değildir.   ABD VE İSRAİL VAZGEÇTİ Mİ?   Bugün için bu soruya “evet” demek mümkün değildir. Çünkü bunun kanıtı gerekir. Eğer ABD; PKK/KCK ile bağlantılı bütün silahlı yapıların tasfiyesini destekliyorsa, Suriye'deki silahlı yapılanmaların Türkiye'ye karşı kullanılmayacağını garanti ediyorsa, silah ve finans desteğini sona erdiriyorsa, Türkiye'nin güvenlik kaygılarını dikkate alan yeni bir bölgesel düzeni destekliyorsa, o zaman Washington'ın politikasında ciddi bir değişiklikten söz edebiliriz. Aynı şekilde İsrail açısından da sözlerden ziyade sahadaki sonuçlara bakmak gerekir. Çünkü Türkiye'nin çıkarı “ABD dost mu, düşman mı?” veya “İsrail bizi bölmek istiyor mu?” gibi ikili sorulara sıkışmak değildir. Türkiye'nin çıkarı şudur: Kim, hangi örgüte, ne kadar silah veriyor? Kim, hangi örgütü finanse ediyor? Kim, hangi bölgede hangi askerî yapıyı destekliyor? Bu yapıların Türkiye'nin toprak bütünlüğüne yönelik kapasitesi var mı? Devlet aklı bu soruları sorar.   BU ÜLKE BİR DAHA AYNI HATAYI YAPMAMALI   Türkiye barıştan yana büyük bir adım attı. Ama barış adına güvenlik zaafı da oluşturmamalıdır. Türkiye kardeşlikten bahsetmeli, kardeşliği pekiştirmeli Ama kardeşlik söylemi üzerinden terör örgütlerinin yeniden yapılanmasına da izin vermemelidir. Türkiye yeni bir sayfa açabilir. Fakat yeni sayfanın ilk cümlesi çok açık olmalıdır: Silah bırakmak yetmez; silahlı kapasite bitecek. Örgüt feshedilecek. Kadrolar tasfiye edilecek. Silahların tamamı teslim edilecek. Finans kaynakları kesilecek. Yurtdışındaki kamplar ve yapılanmalar ortadan kaldırılacak. Türkiye'ye karşı kullanılabilecek herhangi bir silahlı yapı bırakılmayacak. Ve bütün bunlar lafla değil, bağımsız ve güvenilir denetim mekanizmalarıyla doğrulanacak. Çünkü Türkiye'nin hafızası acılarla doludur. Bu millet bir daha “Silah bıraktılar” denilerek kandırılmak istemiyor. Bir daha anaların ağlamasını istemiyor. Bir daha tabutların gelmesini istemiyor. Bir daha çocukların babasız kalmasını istemiyor. İşte bu yüzden bugün sorulması gereken en önemli soru şudur: Terör gerçekten bitiyor mu? Yoksa sadece terörün adresi mi değişiyor? Türkiye bu sorunun cevabını almadan, hiçbir dış aktörün niyetine güvenmemelidir. Çünkü devletler dostluklara değil, denetlenebilir çıkarlara dayanır. Ve Türkiye'nin güvenliği, hiçbir yabancı gücün iyi niyetine emanet edilemeyecek kadar değerlidir. Barış olsun. Ama barışın bedeli Türkiye'nin güvenliği olmasın. Terör bitsin. Ama sadece Türkiye'de değil, Türkiye'ye karşı kullanılabilecek her yerde bitsin. Ve nihayet: Silah gerçekten bırakıldıysa, bunu söz değil; sahadaki son silahın teslimi ispatlasın.
Ekleme Tarihi: 11 Ağustos 2026 -Salı
Murat MARAP

468 OYLA GELEN YASA: TERÖR BİTTİ Mİ, YOKSA SADECE SAHNE Mİ DEĞİŞTİ?

Türkiye bugün çok önemli bir eşikten geçti.

“Terörsüz Türkiye” süreci kapsamında hazırlanan Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, TBMM Genel Kurulu’nda 468 kabul, 88 ret ve 6 çekimser oyla yasalaştı. Yaklaşık 12 saat süren görüşmelerin ardından kabul edilen düzenleme, PKK/KCK’nın fiilî varlığını sona erdirmesi ve kontrolündeki silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesi sonrasında uygulanacak hukuki mekanizmaları düzenliyor.

Bu tabloyu sadece “terör sona eriyor” diye okumak kolaydır.

Ama devletler tarihi, kolay okumalardan çok niyetlere, kapasitelere ve verilen güvencelerin arkasındaki gerçeklere bakılarak yazılır.

İşte asıl soru burada başlıyor:

PKK silah bırakıyorsa, gerçekten silah mı bırakıyor; yoksa silahın adresi mi değişiyor?

Ve daha önemlisi:

ABD ve İsrail, PKK/KCK ve onun Suriye-Irak sahasındaki bağlantıları üzerinden yürüttükleri politikaları gerçekten terk mi ettiler?

Bu soruların cevabını vermeden “Terörsüz Türkiye” hedefinin tamamlandığını ilan etmek, erken bir zafer ilanı olur.

 
50 BİN CANIN HATIRASI BİZE ŞUNU SÖYLÜYOR: GÜVEN, SÖZLE DEĞİL DENETİMLE OLUR

 

Türkiye, yaklaşık yarım asırdır terörle mücadele ediyor.

On binlerce insanımız hayatını kaybetti.

Askerimiz, polisimiz, korucumuz, öğretmenimiz, doktorumuz, mühendisimiz, işçimiz, köylümüz, çocuğumuz…

Bu ülkenin insanları sadece bir örgütle değil, şiddeti siyasal araç olarak kullanan bir zihniyetle mücadele etti.

Bu nedenle bugün Türkiye'nin “silah bırakma” sözü karşısında sorması gereken soru son derece basittir:

Nereye kadar silah bırakılacak?

Hangi silahlar?

Hangi depolar?

Hangi mühimmat?

Hangi kadrolar?

Hangi ülkelerdeki örgütsel yapılar?

Hangi finans kaynakları?

Hangi istihbarat ağları?

Hangi silahlı unsurlar?

Ve en önemlisi:

Bir yıl sonra yeniden silaha sarılmayacağının garantisi nedir?

Devlet, terör örgütlerine karşı duygularla değil, doğrulanabilir mekanizmalarla hareket eder.

Çünkü terör örgütlerinin tarihinde “silah bırakıyoruz” sözü kadar, silahı yeniden kuşanma örneği de vardır.

Dolayısıyla Türkiye'nin ihtiyacı “güven” değil; denetlenebilir güvenliktir.

 

PKK TÜRKİYE'DE SİLAH BIRAKIRKEN SURİYE'DE NE OLACAK?

 

İşte meselenin en kritik noktası burası.

Türkiye açısından PKK ile Suriye'deki YPG/SDF yapılanması arasındaki ilişki yıllardır temel güvenlik tartışmalarından biri.

ABD ise Suriye'deki SDF ile yıllardır IŞİD'e karşı mücadele gerekçesiyle ortaklık yürüttü.

Daha da önemlisi, ABD Savunma Bakanlığı'nın 2026 mali yılı belgelerinde Suriye'deki SDF ve bağlantılı unsurlara yönelik eğitim, teçhizat ve silah desteği öngörülmeye devam ediyor. Belgede SDF için küçük silahlar ve diğer ekipman desteğinin sürdürüleceği, Suriye için 2026 mali yılında toplam 130 milyon dolarlık CTEF kaynağı talep edildiği belirtiliyor.

O halde Türkiye'nin önündeki soru şudur:

PKK Türkiye'de silah bırakacaksa, Suriye'deki silahlı yapı ne olacak?

Eğer cevap “Bu farklı bir örgüttür” ise, Türkiye'nin güvenlik endişesini ortadan kaldırmak mümkün değildir.

Çünkü Ankara'nın bakacağı yer örgütün tabelası değil, silahlı kapasitesi, kadrosu, komuta yapısı, lojistik ağı ve Türkiye'ye yönelik tehdididir.

Terör örgütü tabelasını değiştirerek yaşamaya devam ediyorsa, mesele çözülmüş olmaz.

Sadece isim değiştirmiş olur.

 

ABD POLİTİKASINI DEĞİŞTİRDİ Mİ?

 

Burada çok dikkatli olmak gerekiyor.

ABD'nin PKK'yı resmen terör örgütü olarak tanıması ile Suriye'deki SDF/YPG ile kurduğu askerî ortaklık aynı anda var oldu.

Dolayısıyla Washington'ın politikası çelişkili görünen iki katman taşıdı:

Bir tarafta PKK terör örgütü olarak tanımlandı.

Diğer tarafta Suriye'de PKK ile bağlantıları konusunda Türkiye'nin ciddi itirazları bulunan yapılara destek verildi.

Bugün “Terörsüz Türkiye” süreci ilerlerken asıl bakılması gereken şey Washington'ın söylemleri değil, sahadaki silah ve para trafiğidir.

Silah gidiyor mu?

Finansman devam ediyor mu?

Eğitim devam ediyor mu?

Komuta yapısı korunuyor mu?

Örgütün Suriye ve Irak'taki varlığı devam ediyor mu?

Bunların cevabı “evet” ise Türkiye'nin “Amerika artık bu politikadan vazgeçti” sonucuna varması için henüz erken demektir.

Çünkü devletler, açıklamalarla değil çıkarlarıyla hareket eder.

 

PEKİ İSRAİL?

 

İsrail konusunda da aynı soğukkanlılık gerekiyor.

“Vadedilmiş Topraklar” söylemi, İsrail siyasetinde ve özellikle bazı dinî-Siyonist çevrelerde farklı biçimlerde kullanılan tarihsel ve ideolojik bir kavramdır.

Bundan hareketle terör örgütlerini kullanarak  “İsrail kesin olarak Türkiye'yi bölmek istiyor” şeklinde tek ve kesin bir devlet politikası göz ardı edilemez.

Türkiye, İsrail'in bölgesel politikalarını sorgulamasını da elzemdir.

İsrail'in güvenlik stratejisinin çevresindeki devletlerin askerî ve siyasi kapasitesini, özellikle İran, Suriye, Lübnan ve bölgedeki diğer aktörleri nasıl değerlendirdiği Türkiye tarafından dikkatle izlenmelidir.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun 2026 yılında yaptığı bazı açıklamalarda “Ürdün'den denize kadar” güvenlik kontrolünün sürdürüleceğini ifade etmesi bile bölgesel güvenlik mimarisinin ne kadar sert bir zeminde şekillendiğini göstermektedir.

Ancak burada da kritik soru şudur:

Türkiye, bölgedeki bütün gelişmeleri bir komplo şablonuna indirgemeden, somut askerî ve siyasi göstergeler üzerinden okuyabiliyor mu?

Asıl devlet aklı budur.

 

SİLAH BIRAKMAK BAŞKA, ÖRGÜTSEL KAPASİTEYİ ORTADAN KALDIRMAK BAŞKA

 

Bugün “silah bırakma” kavramının altını doldurmak zorundayız.

Çünkü bir örgütün silahlarını teslim etmesi tek başına yeterli değildir.

Eğer;

  • kadroları korunuyorsa,
  • finans kaynakları devam ediyorsa,
  • yurtdışındaki kampları sürüyorsa,
  • istihbarat ağı korunuyorsa,
  • siyasi ve askerî komuta mekanizması başka bir isim altında devam ediyorsa,
  • silahların önemli bölümü başka yapılara aktarılıyorsa,

orada terörün bittiğinden değil, biçim değiştirdiğinden söz edilir.

Bu yüzden Türkiye'nin yapması gereken şey son derece açıktır:

Hen silahların teslimini hem de silahlı kapasitenin tasfiyesini denetlemek.

 

“YA SİLAHLARIN BİR KISMI BAŞKA YERE GİDERSE?”

 

Bu soru belki de hepsinden önemlisi.

Çünkü Ortadoğu'da sınırlar kadar örgütler de hareket ediyor.

Bir örgütün Türkiye'deki faaliyetini sonlandırması, elindeki bütün silahların aynı anda yok olması anlamına gelmeyebilir.

Silah başka bir ülkeye taşınabilir.

Başka bir örgütün envanterine aktarılabilir.

Depolanabilir.

Gizlenebilir.

Yeni bir çatışma için saklanabilir.

Bu nedenle “silahlar teslim edildi” açıklamasından sonra Türkiye'nin sorması gereken soru:

Kaç silah teslim edildi?

Ama bununla da bitmemeli:

Örgütün elinde başlangıçta kaç silah vardı?

İşte gerçek hesap burada yapılır.

Bir örgüt 10 bin silahın 2 binini teslim edip “silah bıraktım” diyebilir.

Devlet buna “başarı” diyemez.

Devletin soracağı soru şudur:

Kalan 8 bin nerede?

 

468 OY, TARİHÎ BİR SİYASİ MUTABAKATTIR; AMA GÜVENLİK GARANTİSİ DEĞİLDİR

 

Meclis'teki 468 kabul oyu küçümsenecek bir siyasi tablo değildir.

Tam tersine, Türkiye'deki farklı siyasi çevrelerin önemli bölümünün terörün sona ermesi konusunda ortak bir hedef etrafında buluştuğunu gösterir.

Ancak parlamentodaki mutabakat ile sahadaki silahsızlanmayı birbirine karıştırmamak gerekir.

Meclis yasayı çıkarır.

Devlet sahayı denetler.

Güvenlik kurumları silahı sayar.

İstihbarat örgütsel yapıyı takip eder.

Siyaset ise ortaya çıkan yeni dönemin hukukunu kurar.

Bu görevlerin birbirine karıştırılması Türkiye'ye pahalıya mal olabilir.

 

ASIL SINAV ŞİMDİ BAŞLIYOR

 

Bugün Türkiye'nin önünde tarihi bir fırsat vardır.

Eğer PKK/ terör örgütü gerçekten silah bırakır, örgütsel varlığını sona erdirir ve bu durum Türkiye'nin güvenlik kurumları tarafından doğrulanırsa, Türkiye yaklaşık yarım asırlık kanlı bir dönemi kapatabilir.

Bu, Türkiye için büyük bir kazanım olur.

Ama bunun gerçekleşmesi için naif olmaya değil, güçlü olmaya ihtiyaç vardır.

Türkiye kimseye düşmanlık etmek zorunda değildir.

ABD ile de konuşabilir.

İsrail ile de konuşabilir.

Irak ile de konuşabilir.

Suriye ile de konuşabilir.

Ama Türkiye'nin konuşurken masaya koyması gereken ilk şey şudur:

Türkiye'nin toprak bütünlüğü pazarlık konusu değildir.

 

ABD VE İSRAİL VAZGEÇTİ Mİ?

 

Bugün için bu soruya “evet” demek mümkün değildir.

Çünkü bunun kanıtı gerekir.

Eğer ABD;

PKK/KCK ile bağlantılı bütün silahlı yapıların tasfiyesini destekliyorsa,

Suriye'deki silahlı yapılanmaların Türkiye'ye karşı kullanılmayacağını garanti ediyorsa,

silah ve finans desteğini sona erdiriyorsa,

Türkiye'nin güvenlik kaygılarını dikkate alan yeni bir bölgesel düzeni destekliyorsa,

o zaman Washington'ın politikasında ciddi bir değişiklikten söz edebiliriz.

Aynı şekilde İsrail açısından da sözlerden ziyade sahadaki sonuçlara bakmak gerekir.

Çünkü Türkiye'nin çıkarı “ABD dost mu, düşman mı?” veya “İsrail bizi bölmek istiyor mu?” gibi ikili sorulara sıkışmak değildir.

Türkiye'nin çıkarı şudur:

Kim, hangi örgüte, ne kadar silah veriyor?

Kim, hangi örgütü finanse ediyor?

Kim, hangi bölgede hangi askerî yapıyı destekliyor?

Bu yapıların Türkiye'nin toprak bütünlüğüne yönelik kapasitesi var mı?

Devlet aklı bu soruları sorar.

 

BU ÜLKE BİR DAHA AYNI HATAYI YAPMAMALI

 

Türkiye barıştan yana büyük bir adım attı.

Ama barış adına güvenlik zaafı da oluşturmamalıdır.

Türkiye kardeşlikten bahsetmeli, kardeşliği pekiştirmeli

Ama kardeşlik söylemi üzerinden terör örgütlerinin yeniden yapılanmasına da izin vermemelidir.

Türkiye yeni bir sayfa açabilir.

Fakat yeni sayfanın ilk cümlesi çok açık olmalıdır:

Silah bırakmak yetmez; silahlı kapasite bitecek.

Örgüt feshedilecek.

Kadrolar tasfiye edilecek.

Silahların tamamı teslim edilecek.

Finans kaynakları kesilecek.

Yurtdışındaki kamplar ve yapılanmalar ortadan kaldırılacak.

Türkiye'ye karşı kullanılabilecek herhangi bir silahlı yapı bırakılmayacak.

Ve bütün bunlar lafla değil, bağımsız ve güvenilir denetim mekanizmalarıyla doğrulanacak.

Çünkü Türkiye'nin hafızası acılarla doludur.

Bu millet bir daha “Silah bıraktılar” denilerek kandırılmak istemiyor.

Bir daha anaların ağlamasını istemiyor.

Bir daha tabutların gelmesini istemiyor.

Bir daha çocukların babasız kalmasını istemiyor.

İşte bu yüzden bugün sorulması gereken en önemli soru şudur:

Terör gerçekten bitiyor mu?

Yoksa sadece terörün adresi mi değişiyor?

Türkiye bu sorunun cevabını almadan, hiçbir dış aktörün niyetine güvenmemelidir.

Çünkü devletler dostluklara değil, denetlenebilir çıkarlara dayanır.

Ve Türkiye'nin güvenliği, hiçbir yabancı gücün iyi niyetine emanet edilemeyecek kadar değerlidir.

Barış olsun.

Ama barışın bedeli Türkiye'nin güvenliği olmasın.

Terör bitsin.

Ama sadece Türkiye'de değil, Türkiye'ye karşı kullanılabilecek her yerde bitsin.

Ve nihayet:

Silah gerçekten bırakıldıysa, bunu söz değil; sahadaki son silahın teslimi ispatlasın.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve 24saathaber.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
timbir - birlik haber ajansi